29 Haziran 2011 Çarşamba

Roma'da Yedi Cinayet - Guillaume Prévost

1514 yılında Roma şehir meydanında, Marc Aurele Sütunu üzerinde bir erkek cesedi bulunur. Ancak bu cesedin başı yoktur ve kimliğini tespit etme olanağı sağlayan herhangi bir ipucu da yer almamaktadır. Ayrıca bir önceki gece meydanda yapılan maskeli festival nedeniyle katili bulmak neredeyse imkansızdır.

Katil, sütunun içerisindeki duvara, kurbanın kanıyla bir mesaj bırakmıştır. Ancak mesaj yarımdır ve ilk bakışta anlamsız görünmektedir. Birkaç gün sonra katil yazılı bir mesaj göndererek kurbanının ismini açıklar ve bu cinayetlerin devamının geleceğini bildirir. Mesajın doğruluğu ise kısa bir süre sonra anlaşılır. Bu kez Phocas Sütunu üzerinde yaşlı bir erkek cesedi bulunur. Bu kurbanların ortak noktaları günahkar olmalarıdır.

Polis yüzbaşı Barberi, cinayetin çözümlenebilmesi için eski Roma polis müdürünün oğlu genç tıp örencisi Guido Sibaldi ve üstat Leonardo da Vinci’den yardım ister. Üstat ve Sibaldi, tüm ipuçlarını bir araya getirip olayı çözmeye çalışır. Ancak zaman geçtikçe cinayetler artmakta ve Roma halkının sabrı azalmaktadır.

Sibaldi ve Guido, katilin Hieronymus Bosch’a ait bir eskizi canlandırdığını ve bu resimde toplamda 7 cinayet olduğunu keşfeder. 6. cinayet sonrasında tüm ipuçlarını bir araya getiren Barberi, Sibaldi ve Leonardo katili bulmayı başarır fakat bu başarı 7. cinayetin gözlerinin önünde işlenmesine engel olmayacaktır.

Polisiye, felsefe, tıp, resim, tarih, din ve gizemin bir arada olduğu keyifli ve sürükleyici bir kitap. Ayrıca yazarı Guillame Prevost’un ülkemizde yayınlanan tek kitabı.




AJANDA Dergi Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

24 Mart 2011 Perşembe

Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery

Renee, müzik, felsefe, edebiyat ve resim meraklısı, Japon sineması hayranı ve Rus edebiyatını seven bir kapıcıdır. Tolstoy’dan esinlenerek isim verdiği kedisi Lev ile yaşamaktadır. Tek dostu Portekizli temizlikçi Manuela’dır.Kendisini şu şekilde tanıtır;

“Elli dört yaşındayım. Yirmi yedi yıldan beri Grenelle Sokağı 7 numaranın kapıcısıyım. İç avlusu ve bahçesi olan bir konut bu. Son derece lüks sekiz daireye bölünmüş, hepsinde oturuluyor, hepsi dev gibi. Ben dul bir kadınım. Ufak tefek, çirkin, tombul biriyim. Eğitim görmedim. Kendimi bildim bileli yoksul, ölçülü ve önemsiz biri oldum. Kedimle birlikte yalnız yaşıyorum. Tembel, kocaman bir erkek kedi. Birbirimize benziyoruz; ikimiz de kendi hemcinslerimizin arasına katılmak için pek bir çaba sarf etmeyiz. Daima nazik olsam da ender olarak sevimlilik gösterdiğimden beni sevmezler, ama yine de bana hoşgörü gösterirler; çünkü ben toplumsal inancın apartman kapıcılığına dair bir araya getirdiği paradigmaya gayet iyi denk düşüyorum: Ben, yaşamın kolayca çözülebilecek bir anlamı olduğu şeklindeki büyük evrensel yanılsamayı döndüren sayısız çarktan biriyim.”

Apartman sakinlerinin gerçek kişiliğini anlamaması için çabalayıp, sıradan bir kapıcı gibi davranır. Hatta kitap okuduğu zamanlarda bunun farkedilmemesi ve televizyon izlediğinin düşünülmesi için apartman girişine yakın yerde televizyonu açık bırakır. Onun farklı biri olduğunu anlayan tek kişi ise Paloma’dır.

“Bayan Michel'de kirpinin zarafeti var; dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.”

Paloma, yetişkinlerin dünyasını çok erken çözmüş ve hayata dair beklentisi kalmamış, on üçüncü yaş gününde intihar etmeye karar vermiş, hatta bunun için plan yapmış, zeki bir kız çocuğudur. Aynı apartmanda olmalarına ve benzer şeylere ilgi duymalarına rağmen yolları kesişmeyen ikilinin yollarını kesişmesini sağlayan kişi ise apartmana yeni taşınan 60 yaşlarındaki Japon beyefendi Kakuro Ozu’dur. Ozu, hem Renee hem de Paloma ile arkadaş olur.

Kitabı iki bölüm olarak düşünmek mümkün. Ozu ile tanışma öncesi bölümde hem Paloma’nın hem de Renee’nin hayata, insanlara, sanata ve felsefeye karşı düşünceleri, bir günlük formatında anlatılıyor. İkisinin düşünceleri arasındaki geçişlerde yazı karakteri değişiyor. Bu bölüm biraz daha sorgulayıcı ve düşünce ağırlıklı. Bu nedenle daha fazla dikkat gerektiriyor ve dolayısıyla yavaş ilerliyor. Ozu ile tanışma sonrası ise daha çok roman tadı veren bir bölüm ve daha keyifli. Ancak finali beni az da olsa hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar keyifli bir kitabın böyle “ters köşe” bir finale ihtiyacı yoktu bence.

Kirpinin Zarafeti, felsefe, sanat ve hayatın anlamına kafa yoran herkesi içine çekecek bir kitap. Ancak felsefeden uzak duruyorsanız bu kitabı okumadan önce iki kez düşünmeniz gerekir.


AJANDA Mart sayısı yazımdan alıntıdır.

1 Ocak 2011 Cumartesi

It's a Wonderful Life

It’s a wonderful life, en sevdiğim yönetmenlerden Frank Capra’nın en sevdiğim filmi. Philip Van Doren Stern 'in “The Greatest Gift” isimli hikâyesinden uyarlanan 1946 yapımı bir film. Başrollerinde döneminin en yakışıklı, başarılı ve sevilen oyuncularından biri var, James Stewart.

George Bailey, Bedford kasabasında yaşayan ve sürekli seyahat etme hayali olan biridir. Çocukluğundan itibaren seyahat edeceği günlerin hayali ile yaşamıştır. Kardeşinin evlenip farklı bir kasabaya taşınması nedeniyle babasından kalan Bailey İnşaat ve Kredi Birliğinin başına geçmek zorunda kalır. Bu geçiş seyahat, üniversite ve mimarlık hayallerinin de sonu olmuştur. Bedford’ta kalmanın tek getirisi çocukluğundan itibaren kendisine aşık olan Mary ile evlenmesi olur.

Bailey İnşaat, kasabanın kötü adamı Potter tarafından yapılan tacizlere ve ekonomik sıkıntılara rağmen kasaba halkının büyük çoğunluğunu ev sahibi yapmayı başarır. Potter, neredeyse kasabadaki tüm dükkanları ve bankayı dahi ele geçirmeyi başarmış bir bankerdir. Her yenilgiden sonra biraz daha öfkelenip daha fazla açık yakalamaya çalışır. Açığı yakalaması ise uzun sürmeyecektir.

Bailey İnşaat’ın ortaklarından Billy Amcanın yaptığı bir unutkanlık nedeniyle firmaya ait önemli bir para Potter’ın eline geçer. Potter bu fırsatı sonuna kadar kullanır ve hesaplardaki açığı banka müfettişlerine haber verir. Paranın bulunamaması hem şirketin iflasına hem de George’un hapis cezası almasına sebep olacaktır. Tüm gün boyunca aradıkları halde parayı bulamazlar. Billy Amca parayı nerede bıraktığını hatırlayamaz. İflas ve hapis düşüncesinin yaşattığı strese dayanamayan ve çözüm bulamayan George, intihar etmeye karar verir.

Tam denize atlamayı düşündüğü esnada kendisini kurtarmak için yer yüzüne gönderilen Clarence ondan önce suya atlayıp George’un kendisini kurtarmasını ve dolayısıyla da intihardan vazgeçmesini sağlar. Clarence, henüz kanatlarını almaya hak kazanamamış 2.sınıf bir melektir. Tanrı ile yaptığı anlaşmaya göre kanatlarını alabilmesi için George’u ikna etmek ve yaşamının değerini ona göstermek zorundadır. Bunu sağlayabilmek için, öncelikle George’u kendi varlığına inandırması gerekmektedir. Ancak bu sandığı kadar kolay olmaz. Ardından George’un “keşke dünyaya hiç gelmeseydim” düşüncesini dile getirmesi ile ona eğer dünyaya gelmemiş ve yaşamamış olsaydı, sevdiklerinin ve yaşadığı dünyanın nasıl bir yer olacağını göstermeyi dener.

Filmin açılış sahnesinde birçok insanın sadece tek bir insanın iyiliği için dua ettiği ve ardından Tanrı ile meleğin konuşmaya başladığını görürüz. Bu sahne, filmi dönemine ait diğer filmlerden ayırmak için yeterlidir sanırım. George ile Clarence’ın tanışması ile finale yaklaşılan her sahne ise enfes bir tat bırakmaya başlar. İçinize işleyecek olan bu “mutlu” filmi izlemek için –daha fazla- gecikmeyin.


AJANDA Aralık sayısı yazımdan alıntıdır.

31 Aralık 2010 Cuma

Günaydın Hüzün - Françoise Sagan

Uzun zaman önce izlediğim bir filmden çok etkilenmiştim, Bonjour Tristesse. Filmin kendisi kadar etkili bir ismi vardı. Sonradan öğrendim kitaptan uyarlama olduğunu. Zaten filme uyarlanan kitapları okumak benim için büyük bir merak ve keyifken bu kitabı bulmak gerekiyordu. Ama bulamadım. Aradan kim bilir kaç yıl geçti, bir gün Sinem'le laflarken konu Sagan'a geldi. Yazarın hayatı ile ilgili bir film izlediğinden bahsediyordu. Aynı yazara ait bir kitabın uyarlaması olan Bonjour Tristesse'yi izlediğimi ve kitabını bulamadığımı anlattım. Aradan belki bir hafta geçmedi, bir paket aldım. Paketi açtığımda hissettiklerimi anlatmam imkansız. Sinem, bir sahafta o kitabı ve yazara ait başka bir kitabı bulmuş ve hediye etmişti. Bunun üzerine kitabı hemen okumak şart oldu bana.

Kitabımızın anlatıcısı Cecile, babası ile birlikte Paris’te yaşayan 17 yaşında bir genç kız. Babası (Raymond) ile tıpkı iki arkadaş gibi bir yakınlıkları vardır. Raymond hızlı yaşamayı seven biri. Neredeyse çamaşır değiştirir gibi sevgili değiştirmekte. 40 yaşlarında olmasına rağmen genellikle kendinden yaşça küçük ama güzel kadınlarla birlikteliği seven biri. Raymond, Cecile ve babasının sevgilisi Elsa yaz tatili için birkaç haftallığına Paris'ten uzaklaşıp Riviera’ya giderken henüz nelerle karşılaşacaklarını bilmemektedir. Kader, hangimize önceden haber veriyor ki ?

Cecile, yazın, güneşin, denizin ve en önemlisi yaşının getirdiği o sorumsuz ruh halinin tadını çıkarırken karşısına Cyril çıkar. Onunla karşılaşana kadar Cecile için aşk sadece kaçamak buluşmalar ve bıkkınlıklardan oluşmakta iken tüm ezberi bozulmuştur.

Riviera’daki mutlu günler devam ederken yazlığa aile dostları olan Anne gelir. Anne, otoriter, akıllı, planlı ve gururlu bir kadındır. Basit eğlencelerden hoşlanmamakta ve hoşlanan insanları küçümsemektedir. Cecile ve babasının da hayatını düzene koyması gerektiğini düşünmektedir. Cecile’in sınıf tekrarlayacak olduğunu öğrendiğinde onun üzerinde de otorite kurmaya çalışır. Yaz tatilinin keyiflerini ve Cyril ile arkadaşlığını yasaklayarak sürekli ders çalışması için zorlar. Ancak bu davranışı ile sadece Cecile’in nefretini kazanır. Önceleri çocuksu bir küslükten ibaret olan bu nefret büyük bir çekişmeye dönüşür ve Cecile’in yaptığı bir planla hepsinin hayatı değişir.

Kitap, 1958 yılında ünlü yönetmen Otto Preminger tarafından filme uyarlanır. Cecile karakteri, Jean Seberg tarafından canlandırılır. Diğer ünlü oyuncuların yanında, büründüğü karakterin zorluğuna rağmen sırıtmayan, başarılı bir oyunculuk sergiler ve bu rolü ile Goddard’ın dikkatini çekerek A Bout De Souffle’da oynar ve akıllara kazınır. Film, uyarlamaların çoğunda olduğu gibi kitabın yoğunluğunu yansıtamamış olsa da hem oyuncuları hem de yönetmeni için izlenebilir. Ancak önce mutlaka kitabı okumalı.

Günaydın Hüzün, okuduktan sonra buruk bir tat bırakan, hiç aklınızda yokken, ansızın aklınıza düşen, içinizi acıtan, aslında kitaplarda, filmlerde defalarca gördüğümüz, okuduğumuz olaylardan ibaret ama yine de iz bırakan bir kitap.


AJANDA Aralık sayısı yazımdan alıntıdır.

19 Aralık 2010 Pazar

Micmacs à tire-larigot


Micmacs, bayılarak izlediğimiz Amelie'nin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet'in 2009 yapımı filmi. Amelie'den aşina olduğumuz birçok oyuncu bu filmde de var. Yönetmen, masal anlatmayı çok seven bir bir çocuk taşıyor içinde, bu kesin. Belli ki hala ondan kopmamış. İyi ki kopmamış.

Micmacs, Bazil'in ve onun keyifli intikam planının hikayesi. Bazil, zamansız patlayan bir mayın nedeniyle babasız ve annesiz yetişen bir çocuktur. 30lu yaşlarında iken çalıştığı video dükkanında bir kaza kurşununun başına saplanması şansızlığını da sahip olur. Bu olaydan sonra hem işsiz hem de evsiz kalır. Sokaklarda yaşamaya başlar. Bir gün onun gibi evsiz kalmış bir grupla tanışır. Bu gruptaki herkes sokaklarda buldukları eşyaları tekrar çalışır hale getiren, hepsinin ayrı bir yetenek sahibi olduğu, hem sıcak hem de eğlenceli insanlardır. Bazil de bu insanlardan biri olur.

Bazil için hem babasız kalmanın hem de başında taşımak zorunda kaldığı kurşunun intikamını alma zamanı gelmiştir. Arkadaşlarının da yardımıyla planlar yapar ve uygulamaya başlarlar.

Hiçbir intikam bu kadar eğlenceli, keyifli ve anlamlı olmamıştır sanırım. Filmin konusu, oyuncuları, renkleri muhteşemdi. Şiddetle tavsiye ederim :=)