KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2013 Pazartesi

Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood


Çekirdek ailenizle mutlu mesut yaşadığınız, özgür olduğunuzu düşündüğünüz sabahlardan birine uyanıyorsunuz. Her sabah olduğu gibi işe gitmek için evden çıkıyor ve yine her sabah uğradığınız dükkana uğrayıp sigara alıyorsunuz. Ancak ödeme sırasında kredi kartınızın geçersiz olduğu söyleniyor. Çok anlam veremeseniz de yolunuza devam ediyor ve işyerinize ulaşıyorsunuz. Ancak burada da kötü haber sizi bekliyor, işten atıldınız. Tüm bunların sebebi ise sadece kadın olmanız!

Kadınlara dört seçenek sunulur; Koloniler’e gönderilmek, fahişelik, hizmetçilik ya da Komutanlar için Damızlık Kız olmak ve onlara sağlıklı bebekler doğurmak! Özgür bir kadın olabilmeniz ise sadece Komutan eşi olmanız durumunda mümkündür.

Hikayenin anlatıcısı bir Komutan’a tahsis edilmiş olan Damızlık Kızlar’dan biri. Yaşadığı odada intihar etmesine yardımcı olabilecek tüm eşyalar ortadan kaldırılmış, Komutan’ın çağırdığı gecelerde, karısının gözetimi altında, bebek sahibi olabilmek için görevini yerine getirmekte!

Damızlık Kızın Öyküsü, yazara ait okuduğum ilk kitap. Ancak diğer kitaplarını da merak ettiren iyi bir referans. Kitapların yeni basımı olmadığı için ancak sahaflarda bulabilirsiniz.

Keyifli okumalar.

24 Kasım 2013 Pazar

Hollow Malikanesi Cinayeti - Agatha Christie


Lucy Angkatell, şehirden uzak evinde haftasonu için bir davet planlar. Konukları aynı zamanda kuzenleri olan Edward, David, Henrietta, Midge, yakın dostları John Christow ve karısı Gerda ve komşusu Hercule Poirot’dur.

Hercule Poirot, davet saatinde malikaneye gelir ancak kendisini karşılayan uşağın tavırlarında bir gariplik olduğunu düşünür. Uşak, onu eve değil bahçeye götürür. Hercule Poriot, bahçeye geldiğinde çok garip bir manzara ile karşılaşır. Havuzun içinde bir erkek, kanlar içinde yüzmekte, havuzun başında ise bir kadın elinde tabanca ile durmaktadır. Önce bunun kendisine hazırlanan tatsız bir şaka olduğunu düşünen Hercule Poirot, durumun gerçekliğini kavrar ve cinayeti çözmek için çalışmaya başlar.

Kitap, katilden ziyade karakterler arasındaki ilişkilere odaklanmış. Bu anlamda diğer Agatha Christie kitaplarından biraz farklı. Aynı zamanda Hercule Poirot da alıştığımız yöntemleri ile değil geri planda yer alıyor. Ancak yine birkaç saat içinde ve keyifle okunabilecek bir polisiye. Ben karakterler arasında Henrietta’ya ve onun sanatçı kişiliğine bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim.

Keyifli okumalar.

1 Ekim 2013 Salı

Kumsaldaki Timsah - Elizabeth Peters

Amelia Peabody, babasının bakımını üstlenmiş, evlilik fikrinden uzak, inatçı, kontrolü ele almayı seven, eski dillere meraklı biridir. Babasını aniden kaybettiğinde ve tüm mirasın kendisine kaldığını öğrendiğinde çevresindeki sözde kısmetlerinden kaçma isteğinin de etkisiyle bir seyahat planı yapar, Mısır’a gidecektir. Seçtiği yol arkadaşı rahatsızlanınca tamamen tesadüfi şekilde Roma sokaklarında yeni bir yol arkadaşı bulur. Yeni yol arkadaşı Evelyn ile zorlu bir yolculuğa biraz gecikmeli de olsa başlarlar. Yine tesadüfi şekilde yollarının kesiştiği Walter ve Emerson kardeşler ile Mısır’da macera, gizem, suç, aşk ve aksiyon dolu bir yolculuk geçirirler.

Gece saatlerinde başlayıp, elimden bırakamadan okuduğum kitaplardan biri oldu. Özellikle Mısır ve arkeoloji ilginizi çekiyorsa tavsiye ederim.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Karışık Kaset - Uygar Şirin


Bloglarda sıklıkla görmüştüm bu kitabı, alınacak kitaplar listemde uzun süre kaldı adı. Geçtiğimiz haftalarda verdiğim küçük bir kitap siparişinde eklemişim sepete. Sanırım bugüne kadar plansız aldığım kitapların bir arada olduğu, seçimi bilinçaltım ve pc klavyesinin yaptığı tek sipariş. Ama hiç şikayetçi değilim. Önce “Küçük Kara Balık” sonra da “Karışık Kaset” ile seçimi ona bırakmanın ne kadar doğru olduğunu anladım.

Karışık Kaset, adı ve kapağından da anlaşılacağı üzere müziğin ve kasetlerin hayatımızda özellikle 90’lı yıllardaki yerini, arka planına çok naif bir aşkı da alarak anlatıyor. Konusunu detaylıca anlatmayacağım, bence detayları bilmeden okunmalı. Altını çizdiğim çok sayfası oldu, müsaadenizle küçük bir kısmını paylaşacağım.

Not: Ulaş, yalnız değilsin. Benim de en sevdiğim Candan Erçetin şarkısı “Daha”dır.

http://www.youtube.com/watch?v=cUw_1jAUQ1E


“Bazen küçük bir sessizlik yıllara yayılır, bazen dünyanın gürültüsü tek bir güne toplanır.”

"Konserden sonra İstiklal Caddesi'ne çıkıyorum. Değişiklik olsun diye Taksim'e yürüyorum. İstiklal Caddesi şimdi çok daha güzel görünüyor. Hava kararmaya başladığı ve cadde boyunca yüzlerce minik lamba yandığı için güzel göründüğünü sanıyorum önce. Sonra anlıyorum ki ondan değil, konserden çıktığım için. Kendimi her şeyi yapabilecek, her istediğimi gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissediyorum. Dünyanın harika bir gezegen, hayatın bir mucize, insanların her şeye rağmen ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan varlıklar olduğunu hissediyorum. Hiç tanımadığım insanlarla konuşmak, onlara bütün hayatımı anlatmak, bütün hayatlarını dinlemek istiyorum. Birbirimizden aman aman farkımız olmadığını, şunun şurasında aynı üç şeye üzülüp aynı üç şeye sevindiğimizi düşünüyorum. Sonra aniden bu cennetin ortasına bir bıçak saplanıyor. Masmavi resmin ortasında bir delik. Pis pis sırıtan kısık bir sesin söylediği: ama yalnızsın."

-İrem, sen hiç tek başına konsere gittin mi?
+Hayır. Sen?
-Gittim.
+Hangisine?
-Sezen Aksu konserine.
+Neden tek başına gittin?
-Birkaç kişiye sordum, kimse gelmedi. Kimi istemedi, kimine günü uymadı, benimle gelecek kimseyi bulamadım.
+Olsun. İyi vakit geçirdiysen sorun yok.
-Bence bir insan Sezen Aksu konserine tek başına gidiyorsa yalnızdır.

“...Ama çok daha basit bir şey yapmak istiyorum. Bugüne kadar nedenini bilmediğim bir şekilde, belki bana uygun değil diye, belki ona bu para verilir mi diye, belki benim orada işim ne diye, ama aslında içime çöreklenmiş, benliğimi ele geçirmiş, artık varlığını hissedemediğim için beni dilediği gibi yönetmiş kaygı ve tedirginlik nedeniyle yapmadığım bir şeyi bugün yapmak istiyorum. Hayatımdaki bir şeyi değiştirmek istiyorum. Büyük olmak zorunda değil. Hatta büyük olmasın, yoksa ertelerim. Öyle basit, öyle sıradan bir şey olsun ki hemen şimdi, eve gitmeden yapabileyim. Bambaşka biri olmam gerekmiyor, “Bugün hayatımda ilk kez...” cümlesini kurabilen biri olarak döneyim eve. Akşamdan sabaha kendimin zıddına dönüşemeyeceğime göre, sade, süssüz ve gösterişsiz bir ilk, yapabileceğim değişikliklerin en büyüğü.”

Cinayet Şirketi - Jack London



Cinayet Şirketi, katı ve titiz kuralları olan, kendi içlerinde belli bir ahlaki yapıya sahip, bu nedenle de her işi kabul etmeyen, öncelikle kurbanının gerçekten “kötü ve zararlı” olduğunun ispatlanmasını isteyen ve işini profesyonel şekilde yerine getiren katillerden oluşan bir şirkettir.

Winter Hall isimli kahramanız, bazı cinayetlerin ortak noktalarını birleştirerek arkasındaki zanlıyı yani Cinayet Şirketi’ni bulur. Amacı şirketin yok olmasını sağlamaktır. Bir müşteri kılığına bürünerek şirketin sahibi ile bir görüşme ayarlamayı başarır. Bu garip müşterinin en az kendisi kadar garip bir isteği olur. Ortadan kaldırılmasını istediği kişi şirket sahibin İvan’ın kendisidir.

İvan, şirket kurallarını açıklayarak müşteriden kendisinin ortadan kaldırılması için gerekli koşullar konusunda ikna etmesi halinde anlaşmayı kabul edeceğini belirtir. Winter Hall ile İvan arasında geçen uzun bir felsefi tartışmanın sonunda İvan ikna olur ve işi kabul eder. Yeni hedef kendisidir.

Şirket çalışanları durumu öğrendiğinde yaşadığı şoku atlattıktan sonra aynı zamanda yeni kurbanları olan patronlarını yakalamak için tüm marifetlerini sergilemeye başlar. Ancak kurbanları aynı zamanda şirketin beyni olduğu için işleri kolay olmayacaktır.

En sevdiğim Jack London kitaplarından biri oldu. Şiddetle tavsiye ederim.
Keyifli okumalar.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Doğu'nun Limanları - Amin Maalouf

Yazarın, daha önce tarih kitabında görüp hafızasına kaydettiği bir direniş kahramanını tesadüfen metroda görmesiyle başlar kitap.

Kahramanımız İsyan Kitabdar, köklü ancak garip bir ailede büyümüş, babasının onun bir devrimci olmasına dair planlarını fark ederek bu planlardan kaçmak için Fransa’da tıp eğitimi almaya karar vermiştir. Ancak hayat ona hiç hesaba katmadığı sürprizler hazırlar.

Yazar, aklından çıkmayan bu kahramanın peşinden gidip onunla tanışma fırsatı yakalar. Sadece tanışmakla da kalmaz, İsyan ona hayatını anlatır. Çocukluğu, savaş ve direniş yılları, tek aşkı Clara ve sürprizini bozmak istemediğim için yazamadığım daha nice olayları, 4 gün boyunca anlatır.

Bloglarda gördüğüm yorumların sebebini çok daha iyi anladım, gerçekten sürükleyici, iç burkan, nadiren de olsa umut aşılayan bir kitap.


Bu şehirde doğmuştu, ama gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir.

Aşk ilk günkü gibi kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse. Hayat, insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir.

Gelmemenin bir vakti yoktur. İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır.

23 Temmuz 2013 Salı

Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünsal Eriş

Takip ettiğim bloglarda, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli kitabı ile sıkça görmekteydim yazarın adını ancak "alınacak kitaplar listemde" ilk sıralarda değildi. Geçtiğimiz ay bir kitapçıda gördüm yeni kitabını, öyle güzel bir ismi vardı ki kayıtsız kalamadım.

Sekiz farklı öyküden oluşan bir kitap, öyle samimi öyle gündelik öykülerden oluşuyor ki ısınmamak elde değil. Ben çok sevdim, en çok "Benim Adım Feridun" isimli öyküyü sevdim. Diğer kitabını da mutlaka alıp okuyacağım.



Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmişsin gibi, ciğerlerine damla damla kurşun eritiyorlarmış gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiğinde de sen geçmiş olduğunu bile fark etmiyorsun. Yağmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor.

Ben niye yalnızım? Şu köpek bile tasmasını kavrayan ele dönüp dönüp gülümserken, ben böyle sevdiğim, böyle kendimden vazgeçtiğim halde niye yalnızım, niye mutsuzum?

Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından...

15 Ekim 2012 Pazartesi

Muhteşem Gatsby - F.Scott Fitzgerald


Çok genç ve toy günlerimde babamın verdiği bir öğüt aklımdan hiç çıkmadı. "İçinden ne zaman birini eleştirmek gelse" demişti, "bu dünyada herkesin senin sahip olduğun üstünlüklerle doğmadığını anımsa, yeter."

Kitabın anlatıcısı Nick, borsa işi yapmak için New York'a taşınır. West Egg bölgesinde küçük bir ev tutar. En yakınındaki evde genç, gizemli, yakışıklı ve zengin komşusu Jay Gatsby yaşamaktadır.

Gatsby'nin evinin tam karşısında, East Egg'de ise Nick'in kuzeni Daisy yaşar. Daisy, Tom ile evlidir. Aynı zamanda Gatsby'nin eski sevgilisidir.

Jay Gatsby, kimseyle samimi olmayan, gizemli, kendisi ile ilgili söylentilere kulak asmayan ve her gece evinde büyük partiler veren biridir. Evi, hiç tanımadığı insanlarla dolup taşmakta iken o sadece tek bir kişinin gelmesini bekler.

Nick, Gatsby'nin bu ününe uzun süre uzak kalamaz ve Gatsby ile arkadaş olur. Gatsby, Nick'e önemli bir sırrını anlatır ve bu Daisy ile ilgilidir.

Kitapla ilgili nette yorumlara bakındığımda ya çok sevildiğini ya da nefret edildiğini, zaman kaybı olarak görüldüğünü okudum. Neredeyse ortası yok gibi. Ben, çok seven, beğenen, keyifle ve biraz da hüzünle okuyan taraftanım.

Bence muhteşem bir tutku ve hırs hikayesi. Kapağı ise kitaba çok uymuş gibi sanki, çok beğendim.

Keyifli okumalar.

7 Ekim 2012 Pazar

Kitap Hırsızı - Markus Zusak

Gümüş gözlü baba, Liesel, trenler, Max, annenin küfürleri, Rudy, kitaplar, belediye başkanının evi, hırsızlık, şekerlemeler, Max'ın hediyesi, saklanmak, korkmak, Islıkçı, yumruklar, çapraz bulmaca, kardan adam, kelimeler, akordiyon, Rüya Taşıyan, Karanlıkta Bir Şarkı, Himmel sokağı...

Mükemmel bir kitap okumuş olmak istiyorsanız bu kitabı okuyunuz !


"Her yerde kitaplar! Bütün duvarlar oldukça kalabalık ancak mükemmel sıralanmış raflarla giydirilmişti. Duvarın boyasını görmek neredeyse mümkün değildi. Siyah, kırmızı, gri, her renkten kitabın sırtında değişik tarzda ve boyda yazılar vardı. Liesel Meminger'in hayatında gördüğü en güzel şeylerden biriydi.
Hayretle gülümsedi. Böyle bir oda nasıl olabilirdi!

Koluyla yüzündeki gülümsemeyi silmeye çalıştıysa da bunun anlamsız bir çaba olduğunu anladı. Bedeninde gezen bakışları onun yüzünde durdu. Mümkün olabileceğini düşündüğünden daha uzun bir sessizlik oldu. Sessizlik kopmak için yakaran bir lastik gibi uzadı. Kız kopardı.

İzin verir misiniz ?

Sözcükler dönüm dönüm uzanan ahşap zeminde durdular. Kitaplar kilometrelerce ötedeydi. Kadın kafasını salladı. Evet, alabilirsin.

Gitgide oda küçüldü, ta ki, kitap hırsızı birkaç adımla uzanıp raflara dokunana dek. Tırnaklarının kitapların sırtına değip geçerken çıkarttığı tıkırtı sesini dinleyerek elinin tersini ilk rafta gezdirdi. Çıkan ses bir çalgı sesi gibiydi ya da koşan ayakların notaları gibi. Peşpeşe raflar boyunca ellerini yarıştırdı. Ve kahkahalar attı.

Kaç kitaba dokunmuştu? Kaç kitabı hissetmişti?
Raflara doğru ilerleyip bu kez daha yavaşça ve elinin içiyle tekrar kitaplara dokundu; avuçlarının içinde her kitabın sırtının oluşturduğu engebeyi hissediyordu. Işıklı bir avizeden yayılan parlak hüzmeler gibi büyülü bir histi, kusursuz bir güzellik karşısında duyulan his gibi. Birçok kere neredeyse yerinden çekip çıkaracaktı kitaplardan birini ama düzeni bozmaya cesaret edemedi. Fazla mükemmeldiler."



18 Temmuz 2012 Çarşamba

Koleksiyoncu - John Fowles

Bazen çok sevdiğiniz şeylerden bahsetmek, onun için doğru kelimeleri bulmak çok zordur. Koleksiyoncu, benim için onlardan biri. Çok etkilendiğim, anlatmayı çok istediğim ancak bir türlü cesaret edemediğim, gereken cesareti bulduğumda ise anlatmak için doğru kelimeleri bulamadığım kitaplardan biri. Okuduğumda sıcak çikolata mevsimiydi, yazabildiğimde ise limonata. Ne kadar zaman aldığını siz düşünün...

Kitabın bana hissettirdiklerini kelimelerle anlatabilmem imkansız. Bu nedenle içeriği ile ilgili söyleyebildiklerimi paylaşacağım.

Clegg, eniştesi ve halası tarafından büyütülen ve vergi dairesinde çalışan asosyal biridir. Sevdiği iki şey vardır, kelebekler ve işyerinin karşısındaki okulda resim öğrencisi olan Miranda'yı gün boyunca takip etmek.

Şans oyunundan yüklü bir miktarda para kazanınca işi bırakır. Bir plan yapar, önce ıssız bir bölgede bir ev satın alır. Evde bulunan mahzeni Miranda'nın yaşayabileceği bir alana çevirir. Ve yaptığı bu plan sayesinde Miranda'yı kaçırır. Kaçırmadığı sürece Miranda'nın kendisini farketmeyeceğini bilir. Amacı kendisini Miranda'ya tanıtmaktır. Ancak Miranda bir misafir değil tutsaktır ve Cregg bunun farkına vardığında Miranda'ya olan tavrı değişmeye başlar.

Kitapta olaylar her iki tarafın bakış açısıyla anlatılır. Önce Caliban (Miranda'nın Cregg'e verdiği isim) sonra ise Miranda'nın düşüncelerini, neler hissettiğini öğreniriz.

Miranda bu tutsaklıktan kurtulmak, Cregg'in koleksiyonundaki kelebeklerden birine dönüşmemek için hem psikolojik hem de fiziki açıdan elinden geleni yapmaya çalışır.

Koleksiyoncu'yu kitabından birkaç yıl önce 1965 yapımı William Wyler filmi ile tanıdım. Kitaptan uyarlandığını öğrenince hemen aldım çünkü filmi beğenmiştim. Elbette kitap daha detaylı. Şiddetle tavsiye ederim.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Sisters Kardeşler - Patrick deWitt

Charlie ve Eli Sisters kardeşler "kiralık katil" olarak hayatlarını sürdürmektedir. Charlie her ne kadar işinden memnunsa Eli o kadar bıkmış durumdadır. Patronları olan Commodone, "Hermann Kermit Warm" isimli bir maden arayıcısının kendisinden "birşey" çaldığını ve onun geri alınması gerektiğini söyler. Görev bellidir. Sisters kardeşler, atları Nimble ve Tub ile kurbanlarını bulmak için Kaliforniya'ya doğru yola çıkar.

Yolda geçirdikleri sürede kaldıkları otellerde ve karşılaştıkları kamplarda birbirinden farklı insanlarla tanışırlar. Kendilerini korumak ve yaşayabilmek için hırsızlık yapıp, cinayet işlerler. Asıl hedeflerine ulaştıklarında ise "iş"in şekli değişir. Çünkü Hermann, patronlarının anlattığı gibi bir suçlu değildir. Bir karar vermek zorunda kalırlar, devam mı yoksa tamam mı ?

Çok keyifli bir yol hikayesi. Aynı zamanda yanlış hatırlamıyorsam okuduğum ilk western roman. Ve bloglarda da hep söylendiği gibi bence de filme çekilmeli.

1 Mayıs 2012 Salı

Hayvan Çiftliği - George Orwell

Önsözden bir bölüm;

"Bir çiftlikte yaşayan hayvanların kendilerini ezen ve sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum oluşturdukları ama zamanla,kurnaz ve iktidar düşkünü domuzların devrimi yolundan saptırarak, insanların yönetiminden neredeyse daha baskıcı ve acımasız bir diktatörlük kurdukları kitabı iki uçlu bir yergi mızağı olarak görüyorum."


Kitabın konusuna gelince; Beylik Çiftliği sahibi Bay Jones gece uyuduğu esnada Koca Reis lakaplı erkek domuz, önceki gece gördüğü rüyayı tüm hayvanlara anlatmak için toplanmalarını ister. Toplantıda,yaşadıkları hayatın yoksulluk, eziyet içinde geçtiğini, artık insanlara başkaldırma zamanı geldiğini, gerçek düşmanları olan "insan"ı ortadan kaldırarak bağımsızlık ilan etmek gerektiğini anlatır.

" İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta
yumurtlayamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşanı yakalayacak kadar hızlı
koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir."

" Şunu da unutmayın ki, İnsan'a karşı savaşırken sonunda ona
benzememeliyiz. Onu alt ettiğiniz zaman bile, onun kötü alışkanlıklarını
benimsemeye kalkmayın."


Toplantıdan sonra, Snowball, Napoleon ve Squealer isimli üç domuz, Reis'in
düşüncelerini geliştirerek Animalizm adını verdikleri bir öğretiye dönüştürürler. Tüm hayvanları bu ortak düşüncede toplayabilmek için uğraşırlar. Haziran geldiğinde işleri bozulan Bay Jones ve çalışanlarının ambarın kapısını kıran hayvanları kırbaçlamaya başlaması bardağı taşıran son damla olur ve hayvanlar ayaklanma başlatır. Ayaklanma hayvanlar için başarıyla sonuçlanır, artık çiftlik onlarındır; Beylik Çiftliği, Hayvan Çiftliği olur.

Önceleri hayvanlar özgürlüğün tadını çıkartmaktadır. Ancak Napoleon ve Snowball arasındaki anlaşmazlık, Napoleon'un yönetimi ele geçirme çabaları, gittikçe "insan"a benzeyen tavırları ve bu tavırlarının sonucunda Snowball'u çiftlikten kaçırması gibi gelişmeler nedeniyle hayvanlar için herşey daha kötüye gider. Başlangıçta insanların düşman olduğunu söyleyen ve insana benzeyen davranışları yasaklayan Napoleon, giderek bir insan gibi davranmaya ve yasakların tamamını kendisi için değiştirmeye başlar.

Ve finalde çiftlikteki diğer hayvanlar, domuzları insanlardan ayırt edemez durumdadırlar.

Bu aralar okuduğum en etkiliyici kitaplardan biri. Kitapta yer alan önsözü de okumanızı tavsiye ederim, kitabın etkisini artırıyor.

Keyifli okumalar.

26 Ağustos 2011 Cuma

Amcam Oswald - Roald Dahl

Kitap, Oswald Hendryks Cornelius’un hızlı ve hareketli yaşamını anlattığı günlüklerinin bir kısmından oluşuyor.


“Oswald Amcamı bir kez daha anmak istiyorum. Amcam, yani müteveffa bilgiç, çelebi, örümcek, akrep ve baston koleksiyoncusu; opera aşığı, Çin porseleneleri uzmanı, çapkın ve hiç kuşkusuz tüm zamanların en büyük baştan çıkarma uzmanı Oswald Hendryks Cornelius’tan söz ediyorum.”


Oswald, 17 yaşındayken Cambridge’deki Trinity Kolejinden burs kazanır. Ancak bursu kullanabilmesi için 18 yaşında olması gerekir. Bir yıl boyunca Fransa’da dil eğitimi almaya karar verir. Bu karar aslında tüm hayatını değiştirecek olayların başlangıcı olacaktır.

Fransa’ya gitmeden bir gece önce babasının arkadaşı Binbaşı Grout’un anlattığı bir olayın etkisiyle tüm hayatı değişecektir. Binbaşı, Sudan’da rastladığı ve Sudan Kabarcık Böceği olarak adlandırılan bir tozdan bahseder. Bu tozun çok küçük bir parçası bile 9 dakika içerisinde bir erkeği delirtmektedir. Oswald, Sudan’a giderek bu tozdan alır ve katıldığı davetlerde el altından satmaya başlar. 17 yaşında biri için fena sayılmayacak bir servete sahip olur.

“ Büyük servetler, miras yoluyla kalmamışsa, çoğunlukla dört yoldan elde edilirler; hileyle, yetenekle, içgüdüsel kararlarla ya da şansla. Benimki bu dördünün de karışımıydı. İyi dinleyin, ne dediğimi anlayacaksınız.”

Servetini artırma yollarını aradığı bir dönemde karşılaştığı Profesör Woresley’in önemli bir buluşunu öğrenir. Bu buluştan faydalanmak için bir plan hazırlar ve hem profesörle hem de Yasmin isimli bir kadınla anlaşır. Kimler yoktur ki planın kurbanları arasında; Freud, Picasso, Bernard Shaw, Sir Arthur Conan Doyle, Puccini, Monet, Einstein, birçok ülke kralı ve daha niceleri.

Amcam Oswald, biraz abartılı, çoğunlukla saçma ancak bir o kadar eğlenceli bir kitap.



Ajanda Dergi Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı

“ Sen yine kendini sevdin. Bense onu sevdim ! ”

Ender ve Çetin, biri kel diğeri göbekli iki sıkı dost. Araya zorunlu ayrılıklar girse de en sonunda bir araya gelmeyi başarıp aynı evde yaşamaya başlarlar.

Ender, çevirmendir. Aynı zamanda kitabın anlatıcısıdır. Çetin ise mühendistir ve hergün karşılaştığımız insanlardan biridir, sıradandır.

Çocukluk arkadaşları, Amerika’da yaşayan Fikret tatil için Türkiye’ye geldiğinde ailesi ile birlikte bir trafik kazası geçirir. Tatil bitip dönmesi gerektiğinde ise üniversitede okuyan kardeşi Nihal’i emanet edebileceği iki insan vardır, Ender ve Çetin.

Kendi dünyalarında yaşamaya alışan ikilimiz için bir misafirle zaman geçirmek kolay olmaz. Nihal’e nasıl davranmaları gerektiğini bilemezler. Ancak ilk günlerde onlara uzak duran Nihal’in kendilerine yakınlaşması ile bir aile ortamı oluşur ev içinde. Fakat bu durumda uzun sürmez çünkü hem Ender hem de Çetin, Nihal’e aşık olur.

“ Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir ? ”

Bu muhteşem cümleyle başlıyor kitap. İki erkeğin aynı kadını nasıl farklı görebildiğini, aşklarını nasıl kendi içlerinde yaşatıp, dostluklarına zarar vermediğini anlatıyor.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, bloglarda daha önce görmüş olsam da okumamda en büyük etken filmin fragmanıdır. Ancak daha ilk yirmi sayfasında karar vermiştim yazarın diğer kitaplarını okumaya. Benim için ilk yirmi sayfa yeterli bir referans olmuştu.


“ Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hala öyle ! ”

“ Sessizlik, üzerinde onu eksilten değil tamamlayan bir şey olarak duruyor.”

“ O da anlamıştı herhalde ikimizden bir adam olacağını, benimle konuşulacağını seninle yaşanacağını.”

“ Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.”

“ Biz seninle pek konuşmuyor, rolümüzü oynuyorduk. Seni bilmiyordum ama ben makyajımı silip yatağa her girdiğimde, Nihal’in samimi ve kararlı bir hamleyle bu oyunu bizim yerimize bitireceğini hayal ediyordum. ‘Ne yapıyorsunuz siz!’ diye azarlayacaktı bizi küçük kızımız, ‘Anlamıyor musunuz, atmosferde Çetin ve Ender gitgide azalıyor, yakında nefes alamayacağım, görmüyor musunuz?’ Biz de bu oyuna bir son veriyoruz, normal halimize dönüp o yaşamsal bileşiği tekrar oluşturuyoruz: Çetinikisalakenderdört.”





Ajanda Dergi Ağustos sayısı yazımdan alıntıdır.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Roma'da Yedi Cinayet - Guillaume Prévost

1514 yılında Roma şehir meydanında, Marc Aurele Sütunu üzerinde bir erkek cesedi bulunur. Ancak bu cesedin başı yoktur ve kimliğini tespit etme olanağı sağlayan herhangi bir ipucu da yer almamaktadır. Ayrıca bir önceki gece meydanda yapılan maskeli festival nedeniyle katili bulmak neredeyse imkansızdır.

Katil, sütunun içerisindeki duvara, kurbanın kanıyla bir mesaj bırakmıştır. Ancak mesaj yarımdır ve ilk bakışta anlamsız görünmektedir. Birkaç gün sonra katil yazılı bir mesaj göndererek kurbanının ismini açıklar ve bu cinayetlerin devamının geleceğini bildirir. Mesajın doğruluğu ise kısa bir süre sonra anlaşılır. Bu kez Phocas Sütunu üzerinde yaşlı bir erkek cesedi bulunur. Bu kurbanların ortak noktaları günahkar olmalarıdır.

Polis yüzbaşı Barberi, cinayetin çözümlenebilmesi için eski Roma polis müdürünün oğlu genç tıp örencisi Guido Sibaldi ve üstat Leonardo da Vinci’den yardım ister. Üstat ve Sibaldi, tüm ipuçlarını bir araya getirip olayı çözmeye çalışır. Ancak zaman geçtikçe cinayetler artmakta ve Roma halkının sabrı azalmaktadır.

Sibaldi ve Guido, katilin Hieronymus Bosch’a ait bir eskizi canlandırdığını ve bu resimde toplamda 7 cinayet olduğunu keşfeder. 6. cinayet sonrasında tüm ipuçlarını bir araya getiren Barberi, Sibaldi ve Leonardo katili bulmayı başarır fakat bu başarı 7. cinayetin gözlerinin önünde işlenmesine engel olmayacaktır.

Polisiye, felsefe, tıp, resim, tarih, din ve gizemin bir arada olduğu keyifli ve sürükleyici bir kitap. Ayrıca yazarı Guillame Prevost’un ülkemizde yayınlanan tek kitabı.




AJANDA Dergi Haziran sayısı yazımdan alıntıdır.

24 Mart 2011 Perşembe

Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery

Renee, müzik, felsefe, edebiyat ve resim meraklısı, Japon sineması hayranı ve Rus edebiyatını seven bir kapıcıdır. Tolstoy’dan esinlenerek isim verdiği kedisi Lev ile yaşamaktadır. Tek dostu Portekizli temizlikçi Manuela’dır.Kendisini şu şekilde tanıtır;

“Elli dört yaşındayım. Yirmi yedi yıldan beri Grenelle Sokağı 7 numaranın kapıcısıyım. İç avlusu ve bahçesi olan bir konut bu. Son derece lüks sekiz daireye bölünmüş, hepsinde oturuluyor, hepsi dev gibi. Ben dul bir kadınım. Ufak tefek, çirkin, tombul biriyim. Eğitim görmedim. Kendimi bildim bileli yoksul, ölçülü ve önemsiz biri oldum. Kedimle birlikte yalnız yaşıyorum. Tembel, kocaman bir erkek kedi. Birbirimize benziyoruz; ikimiz de kendi hemcinslerimizin arasına katılmak için pek bir çaba sarf etmeyiz. Daima nazik olsam da ender olarak sevimlilik gösterdiğimden beni sevmezler, ama yine de bana hoşgörü gösterirler; çünkü ben toplumsal inancın apartman kapıcılığına dair bir araya getirdiği paradigmaya gayet iyi denk düşüyorum: Ben, yaşamın kolayca çözülebilecek bir anlamı olduğu şeklindeki büyük evrensel yanılsamayı döndüren sayısız çarktan biriyim.”

Apartman sakinlerinin gerçek kişiliğini anlamaması için çabalayıp, sıradan bir kapıcı gibi davranır. Hatta kitap okuduğu zamanlarda bunun farkedilmemesi ve televizyon izlediğinin düşünülmesi için apartman girişine yakın yerde televizyonu açık bırakır. Onun farklı biri olduğunu anlayan tek kişi ise Paloma’dır.

“Bayan Michel'de kirpinin zarafeti var; dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.”

Paloma, yetişkinlerin dünyasını çok erken çözmüş ve hayata dair beklentisi kalmamış, on üçüncü yaş gününde intihar etmeye karar vermiş, hatta bunun için plan yapmış, zeki bir kız çocuğudur. Aynı apartmanda olmalarına ve benzer şeylere ilgi duymalarına rağmen yolları kesişmeyen ikilinin yollarını kesişmesini sağlayan kişi ise apartmana yeni taşınan 60 yaşlarındaki Japon beyefendi Kakuro Ozu’dur. Ozu, hem Renee hem de Paloma ile arkadaş olur.

Kitabı iki bölüm olarak düşünmek mümkün. Ozu ile tanışma öncesi bölümde hem Paloma’nın hem de Renee’nin hayata, insanlara, sanata ve felsefeye karşı düşünceleri, bir günlük formatında anlatılıyor. İkisinin düşünceleri arasındaki geçişlerde yazı karakteri değişiyor. Bu bölüm biraz daha sorgulayıcı ve düşünce ağırlıklı. Bu nedenle daha fazla dikkat gerektiriyor ve dolayısıyla yavaş ilerliyor. Ozu ile tanışma sonrası ise daha çok roman tadı veren bir bölüm ve daha keyifli. Ancak finali beni az da olsa hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar keyifli bir kitabın böyle “ters köşe” bir finale ihtiyacı yoktu bence.

Kirpinin Zarafeti, felsefe, sanat ve hayatın anlamına kafa yoran herkesi içine çekecek bir kitap. Ancak felsefeden uzak duruyorsanız bu kitabı okumadan önce iki kez düşünmeniz gerekir.


AJANDA Mart sayısı yazımdan alıntıdır.

31 Aralık 2010 Cuma

Günaydın Hüzün - Françoise Sagan

Uzun zaman önce izlediğim bir filmden çok etkilenmiştim, Bonjour Tristesse. Filmin kendisi kadar etkili bir ismi vardı. Sonradan öğrendim kitaptan uyarlama olduğunu. Zaten filme uyarlanan kitapları okumak benim için büyük bir merak ve keyifken bu kitabı bulmak gerekiyordu. Ama bulamadım. Aradan kim bilir kaç yıl geçti, bir gün Sinem'le laflarken konu Sagan'a geldi. Yazarın hayatı ile ilgili bir film izlediğinden bahsediyordu. Aynı yazara ait bir kitabın uyarlaması olan Bonjour Tristesse'yi izlediğimi ve kitabını bulamadığımı anlattım. Aradan belki bir hafta geçmedi, bir paket aldım. Paketi açtığımda hissettiklerimi anlatmam imkansız. Sinem, bir sahafta o kitabı ve yazara ait başka bir kitabı bulmuş ve hediye etmişti. Bunun üzerine kitabı hemen okumak şart oldu bana.

Kitabımızın anlatıcısı Cecile, babası ile birlikte Paris’te yaşayan 17 yaşında bir genç kız. Babası (Raymond) ile tıpkı iki arkadaş gibi bir yakınlıkları vardır. Raymond hızlı yaşamayı seven biri. Neredeyse çamaşır değiştirir gibi sevgili değiştirmekte. 40 yaşlarında olmasına rağmen genellikle kendinden yaşça küçük ama güzel kadınlarla birlikteliği seven biri. Raymond, Cecile ve babasının sevgilisi Elsa yaz tatili için birkaç haftallığına Paris'ten uzaklaşıp Riviera’ya giderken henüz nelerle karşılaşacaklarını bilmemektedir. Kader, hangimize önceden haber veriyor ki ?

Cecile, yazın, güneşin, denizin ve en önemlisi yaşının getirdiği o sorumsuz ruh halinin tadını çıkarırken karşısına Cyril çıkar. Onunla karşılaşana kadar Cecile için aşk sadece kaçamak buluşmalar ve bıkkınlıklardan oluşmakta iken tüm ezberi bozulmuştur.

Riviera’daki mutlu günler devam ederken yazlığa aile dostları olan Anne gelir. Anne, otoriter, akıllı, planlı ve gururlu bir kadındır. Basit eğlencelerden hoşlanmamakta ve hoşlanan insanları küçümsemektedir. Cecile ve babasının da hayatını düzene koyması gerektiğini düşünmektedir. Cecile’in sınıf tekrarlayacak olduğunu öğrendiğinde onun üzerinde de otorite kurmaya çalışır. Yaz tatilinin keyiflerini ve Cyril ile arkadaşlığını yasaklayarak sürekli ders çalışması için zorlar. Ancak bu davranışı ile sadece Cecile’in nefretini kazanır. Önceleri çocuksu bir küslükten ibaret olan bu nefret büyük bir çekişmeye dönüşür ve Cecile’in yaptığı bir planla hepsinin hayatı değişir.

Kitap, 1958 yılında ünlü yönetmen Otto Preminger tarafından filme uyarlanır. Cecile karakteri, Jean Seberg tarafından canlandırılır. Diğer ünlü oyuncuların yanında, büründüğü karakterin zorluğuna rağmen sırıtmayan, başarılı bir oyunculuk sergiler ve bu rolü ile Goddard’ın dikkatini çekerek A Bout De Souffle’da oynar ve akıllara kazınır. Film, uyarlamaların çoğunda olduğu gibi kitabın yoğunluğunu yansıtamamış olsa da hem oyuncuları hem de yönetmeni için izlenebilir. Ancak önce mutlaka kitabı okumalı.

Günaydın Hüzün, okuduktan sonra buruk bir tat bırakan, hiç aklınızda yokken, ansızın aklınıza düşen, içinizi acıtan, aslında kitaplarda, filmlerde defalarca gördüğümüz, okuduğumuz olaylardan ibaret ama yine de iz bırakan bir kitap.


AJANDA Aralık sayısı yazımdan alıntıdır.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon

 Daniel, annesini küçük yaşta kaybetmiş, mütevazi bir kitabevinin sahibi olan babası ile yaşayan bir çocuktur. Annesine dair tek anısı sadece onu kaybettiği gün aralıksız yağan yağmurdan ibarettir. Yüzünü dahi anımsayamamaktadır. 10 yaşında iken babası onu “Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı” ismi verilen kütüphane ile tanıştırır. Burayı ilk kez gören birinin yaşamakta olduğu ayrıcalık sayesinde bir kitap seçer. Bu kitap Julian Carax isimli yazarın “Rüzgarın Gölgesi” isimli kitabıdır. Daniel, kitabın ilk birkaç satırını okumak amacıyla kapağını açtığında aslında tüm hayatını yönlendirecek bir olaylar zincirini –farkında olmadan- başlatmış olur. Sabahın ilk ışıklarına kadar kitabı okumayı sürdürür. Kitap Daniel’i adeta büyülemiştir. Bu büyünün de etkisiyle yazarın hayatını araştırmaya karar verir. Ancak ilk aşamada yazarla ilgili ulaşabildiği tek bilgi yazarın başarısız bir yazarlık dönemi geçirdikten sonra ortadan kaybolduğu ve kitaplarının bir koleksiyoner tarafından tek tek bulunarak yakıldığı yönündedir. Daniel’in elindeki kitap yazara ait sağlam kalabilen tek kitaptır. Daniel araştırmaya devam ettikçe geçmişe ait birçok isim ve tesadüf karşısına çıkar. Kitabı araştırırken aynı zamanda hem kitabı hem de kendini koruma zorunluluğu ile karşı karşıya kalır. Çünkü geçmiş gizemlerle doludur ve bu gizemlerin açığa çıkması kimseyi memnun etmeyecektir. Daniel, ilk aşkının acısını yaşadığı günlerde tanıştığı bir sokak serserisi olan Fermin Romero de Torres’in de yardımıyla önce hikayeye ait parçaları bulur ve sonra tek tek yerleştirerek tüm hikayeyi ortaya çıkarır. Kitap hem Daniel’in hem de Julian Carax’ın ilk aşklarını, acılarını, dostluklarını, heyecanlarını, hayal kırıklıklarını anlatırken aynı zamanda ince detaylar ve tesadüflerle bu iki insanın yolunun kesişmesini de sağlıyor. Kurgu ve detaylar gerçekten çok başarılı. Daha fazla detay için kitabı okumanızı tavsiye ediyorum... Ancak Daniel’in kitapların gizemli dünyası ile ilk tanışmasını anlatan paragraf çok etkileyici olduğu için buradan paylaşmak istedim. "Burası gizemli bir yer Daniel, bir mabet. Burada gördüğün her kitabın, her cildin bir ruhu var. Onu yazanın, okuyanların, onunla yaşayıp onu düşleyenlerin ruhu. Bir kitap sürekli el değiştirir, birileri gözleriyle sayfalarını tarar, kitabın ruhu gelişir ve güçlenir. Uzun yıllar önce, babam beni buraya ilk kez getirdiğinde burası yine eski bir yerdi. Belki de şehrin kendisi kadar eski. Buranın ne kadar zamandır var olduğunu ve kim tarafından kurulduğunu kimse tam olarak bilmiyor. Bu yüzden sana babamın anlattıklarını anlatacağım. Bir kütüphane yok olduğu ya da bir kitabevi kapandığında unutulmaya terk edilen bir kitap olursa, burayı bilen bizler, yani buranın bekçileri o kitabın buraya getirilmesinden sorumluyuz. Zamanın içinde kaybolmuş, uzun süre kimselerin anımsamadığı kitaplar burada yeni bir okurun elleriyle buluşacağı günü bekleyerek sonsuza dek yaşar. Biz onları dükkanlarda alıp satsak da, gerçekte kitapların sahibi yoktur. Burada gördüğün her kitap bir zamanlar birilerinin en iyi dostuymuş. Şimdi yalnızca biz varız, Daniel. Böylesi bir sırrı saklayabileceğini düşünüyor musun ? Geleneğe göre, burayı ilk kez ziyaret eden kişinin istediği herhangi bir kitabı seçip sahiplenmesi, yok olmasına asla izin vermemesi gerekiyor; böylelikle o kitap her zaman yaşayacak. Bu çok önemli bir sorumluluk. Bir ömür boyu. Bugün sıra sende.” Rüzgarın Gölgesi, basıldığı ülke olan İspanya’da uzun süre liste başı olan ve İngiltere’de yabancı dilden çevrilen kitaplar arasında en çok satanlar içinde yer alan bir kitap. Ancak maalesef ülkemizde pek duyulmamış ve yalnızca 3 basım yapabilmiş durumda. Ülkemize Altın Kitaplar tarafından yayınlanan kapak tasarımı çok başarılı. Hatta kitabın içerisinde kapak resminin olduğu bir kitap ayracı çıkınca çok mutlu oldum. Yanılmıyorsam İspanya’da çıkan tasarımı ile aynı. Ancak google ile yaptığım görsel araştırmasında bulduğum kapaklar da çok hoşuma gittiği için sizinle paylaşıyorum. Kitabın içeriğine çok uygun tasarımlar olmuş. 

21 Kasım 2010 Pazar

Doğu Ekspresinde Cinayet - Agatha Christie

Suriye'de bir davayı çözen Poirot, Londra'ya dönmeden önce birkaç gün İstanbul'da dinlenmek ister. Ancak İstanbul'a geldiği gün otelde aldığı bir telgraf nedeniyle acilen dönmek zorunda kalır ve İstanbul'dan Londra'ya gidecek olan Doğu Ekspresinde yerini alır. Kış olmasına rağmen trenin yataklı birinci sınıf vagonu tamamen doludur ve bu durum dedektifin dikkatini çeker. Yolculuk başladığında Suriye'den dönerken trende gördüğü birkaç kişinin de Doğu Ekspresinde olduğunu görür. Ayrıca trende neredeyse her millletten yolcu olduğunu da fark eder. Yolculuğun ikinci gecesinde tren Yugoslavya yakınlarında şiddetli kar yağışı nedeniyle durmak zorunda kalır. Ertesi sabah ise yolculardan birinin ortalıkta olmadığı görülür ve kısa süre sonra yolcunun bir cinayete kurban gittiği anlaşılır. Yolcu, bir gün önce Poirot'tan kendisini korumasını isteyen ve düşmanları tarafından tehdit edildiğini söyleyen Ratchett'tir. Hercule Poirot, tüm yolcularla tek tek konuşur. Pasaportları, ipuçlarını özenle inceler ve finalde olay için iki farklı senaryo oluşturur. Senaryoları açıklarken yolcuların yüzüne bakmak aslında hangi senaryonun doğru olduğunu anlamak için yeterli olacaktır. Kitabın aynı isimle yapılmış uyarlaması da genel olarak bakıldığında başarılı. Neredeyse tek mekan kullanılan bir film olmasına rağmen konu itibariyle sıkılmadan, heyecanla izlenebilecek bir film. Yönetmenliğini 12 Angry Men ve Dog Day Afternoon filmlerinden de tanıdığımız Sidney Lumet yapmış. Başrollerde ise Albert Finney, Ingrid Bergman, Lauren Bacall, Anthony Perkins ve Sean Connery gibi ünlü oyuncular yer almakta. Hatta çok kısa da olsa tüm babacanlığı ile Nubar Terziyan da görünmekte. Ancak detayları incelediğimizde eksik ya da yanlış noktalar bulmak mümkün. Özellikle gar sahnesinde İstanbul’dan ziyade herhangi bir Arap ülkesindeymiş hissine kapılmamak zor. Satıcıların yolculara neredeyse yapıştığı sahneler sabrınızı zorlayabilir. Her kitaptan uyarlanan filmde olduğu gibi bu filmde de kitaba bağlı kalınmayan ya da atlanılan noktalar mevcut. Bunun yanı sıra karakterleri kitap okurken gözünüzde canlandırdığınız ciddiyette göremeyebilirsiniz. Kitaba oranla daha karikatürize gibi görünüyorlar. Ancak bu detaylar filmi izlemeye engel olacak türde olumsuzluklar değil. Başarılı bir polisiye romanının 1970’li yıllardaki yorumunu görmek bile izlemek için yeterli bir sebeptir bence. 

18 Şubat 2010 Perşembe

Bir Delinin Hatıra Defteri - Gogol

"Bir delinin değil, deliren bir adamın hikayesi"
Çok önceleri okumak istediğim ancak bulamadığım için unuttuğum bir kitaptı " Bir Delinin Hatıra Defteri". Baktım kitaba ulaşamıyorum bari dedim oyunu izleyeyim. Devlet Tiyatrolarının turne kapsamında İstanbul'a gelen oyununu birkaç ay önce izledim. 70 dakikalık süre oyun olmaktan çıkmış ve tüm izleyicileri önce "devlet dairesi ve genel müdürün evinde" sonra "akıl hastanesinde" Poprişçin'in dostu haline getirmişti. Tabii metnin etkisinin yanında - bir deliyi oynayan değil- sanki az önce akıl hastanesinden kaçmış olan gerçek bir deli vardı sahnenin ortasında. Sahneyi kullanışı, karaktere bürünüşü inanılmaz derecede gerçek, içten ve bir o kadar da görülmeye değerdi.
Çok sonraları kitabı hiç ummadığım bir yerde bulabildim. Kitap, Aksentin Ivanoviç Poprişçin isimli, devlet dairesinde çalışan sıradan bir memuru anlatmakta. Zamanla genel müdürünün kızına aşık oluyor. Ancak bu güzel kızın bir soylu ile evleneceğini öğrenip, dış etkenlerin de etkisiyle bir delirme süreci başlıyor. Bu süreçte kendini İspanya Kralı olarak bir akıl hastanesinde buluyor.
Hem oyunun hem kitabın sonunda gözleri dolu dolu olan biri olarak ( hala okumadıysanız ) okumanızı ve ( hala izlemediyseniz ) izlemenizi tavsiye ederim.