31 Temmuz 2016 Pazar
Günün Notları
Temmuz ayının geride kalmasını fırsat bilen kahramanımız yeni bir yazı için pc başına geçmişti!
Her Cumartesi blog yazmak için heveslenip üşengeçliğime yenik düşüyorum. Gündem de etkiliyor elbette. Neyse lafı uzatmadan Temmuz ayını özetleyelim bakalım.
- Efendim ayın ilk günleri bayram olması nedeniyle sakinlerinin yarısının tatile gitmesini de fırsat bilerek İstanbul’un tadını çıkartmaya çalıştık. Öncelikle Emirgan Korusu’nda bir piknik yaptık. Ben piknik yapmayalı kaç yıl oldu bilmem. Gitmeden önce sözlük ve bloglarda okuduğumuz yorumlar hep kalabalıktan şikayet etmekteydi ancak şansımıza gayet sakin bir günde oradaydık. Sıcağa rağmen güzel bir gündü.
- Kadıköy’ün en az bildiğim yerlerindendir Yeldeğirmeni. Swarm hareketleri ve diğer sosyal medya kanalları sayesinde açılan kafeleri, çekilen fotoğrafları görüp heveslenirdik. Bayram tatilini değerlendirirken orayı da es geçmedik. Sokaklarını gezip bolca fotoğraf çektik. Merak ettiğim birkaç mekandan biri olan Garda Cafe’de kahvelerimizi içtik. Mekanı özellikle paylaşmak istedim çünkü çok sevdim. İçi Haydarpaşa Garı gibi, dışarısı bol esintili ve sakin bir mekan. Kadıköy’de sıkça uğrayacağımız yerlerden olacağı kesin.
- Yeldeğirmeni turu sonrasında yorgunluk atmak ve serinlemek için Nazım Hikmet Kültür Merkezi içindeki Piraye Cafe’deydik. Kardeşim de bize katıldı. Fotoğraf o günü hatırlatsın diye burada.
- Bu ay güzel filmler izledik sinemada. The BFG, Remember ve Jason Bourne bu ayın filmleriydi. En çok Remember’ı sevdim, yaşasın Başka Sinema!
- Temmuz ayının bir haftası akşam vardiyasında geçti. Sabah saatlerinde Kanlıca’da sevgiliyle buluşmak, mis gibi deniz havası almak pek güzeldi.
- Bu aralar balkonunu bir seraya dönüştüren ve bu işi de gayet iyi yapan sevgilim bana da bir saksı kekik getirdi. Şimdi balkonda mis gibi kokan bir saksı kekiğim oldu. Baktıkça gülümsüyorum.
- Kitap okuma hızıma geri döndüm şükür! Üşengeçliği yenebilirsem bu aralar okuyup sevdiğim kitaplardan bahsetmek istiyorum yakında.
- Temmuz’da sıcağın ve ülkede olanların etkisiyle çok hareketli ve keyifli olamasak, istediğimiz kadar gezemesek de boş da geçirmemişiz sanki.
Bizden haberler böyle, sizin keyfiniz yerindedir umarım.
22 Temmuz 2016 Cuma
Bayram Günü Gibi Gelen
Bir yıl önce bugün hem de tam şu anda hayatıma girdin. Önce direndim çünkü çok yaralıydım. Sen hayatıma bodoslama dalmışken ve ben daha yeni açılan yaraları kapatamamışken seni nasıl kabul edebilirdim? Sırf bu nedenle her söylediğin güzel şeyi görmezden gelip olumsuzluklara boğdum seni. Duvarımı yükselttim ama yeni tuğlalar örüldükçe daha hızlı tırmandın yukarı ve en sonunda sözde sığınağımı ele geçirdin. Ve o ana milyonlarca kez şükürler olsun. İyi ki sabretmiş ve çaba göstermişsin. Haftalar boyunca beni kırmadan, ısrarcı olmadan, sadece bekleyip yanımda olarak sabretmeyi seçtiğin, bu kadar güzel düşünen bir adam olduğun için binlerce kez şükürler olsun.
Ben hiçbir zaman illa biri olsun hayatımda demedim. Ben hep insanlara göre en zorunu istedim. 29 Ağustos 2010 günü bir yazı yazdım ve bir adam diledim. Okuyan çoğu insanın söylediği bunun olamayacağına dair şeylerdi. Buna rağmen 21 Temmuz 2015’e kadar umudumu korudum ama o gün yıkıldı hepsi. İlk kimin söylediğini bilmediğim bir söz vardır “çok istenen şeyler ancak vazgeçtiğinde olur” diye. Hakikaten öyle oldu, vazgeçme eşiğine ulaştıktan bir gün sonra girdin hayatıma!
Hayır, 5 yıl sonra geldiğin için kızacak ya da isyan edecek değilim. Tam tersi, bir şansım daha olsa aynı acıları çekip, bekledikten sonra yine ona kavuşacaksın deseler “hepsine varım” derim. Eninde sonunda sana kavuşacağımı bilmek yeter benim için.
Güzel adam demeye doyamadığım adam, seni çok seviyorum. Daha ilk tanıştığımız andan itibaren sevdim seni, gün geçtikçe şekli değişti. 1 yılda hem sevgilim, hem en iyi arkadaşım hem de vazgeçilmezim oldun ve daha bir sürü şey.
Madem burası kişisel tarihimizi not aldığımız yer, bu da burada olsun. Ben düşüncelerimi sana söylemekten hiç vazgeçmem ama okudukça da gözlerimiz dolsun.
(Başlık Kalben'in Sadece isimli şarkısından esinlenmedir.)
1 Temmuz 2016 Cuma
Günün Notları
Yazın bunaltıcı günlerinde hareket etmek istemeyen parmaklarım yağmuru ve serin esen rüzgarı değerlendirebilmek adına işe koyuldular. Arayı çok açmadan buradayım efendim, biraz da gündemden kaçabilmek için. Gönül daha kısa sürede yazmak isterdi ancak üşengeçliğim sakladığım bir gerçek değil biliyorsunuz.
- Nisan ayından bugüne kadar olan kısmı özet geç derseniz kitap, konser ve Game of Thrones derim.
- Mayıs ayında pek sevdiğim İstanbul Tiyatro Festivali vardı. Esasında üç oyuna bilet almıştık ancak yalnızca bir tanesini izleyebildik, Aslan Asker Şvayk. Sermet Yeşil’in başrolde olduğu oyun için biletleri sadece kendisini sahnede izleyebilmek adına, oyunun konusuna dahi bakmadan almıştım. Ancak oyun da Sermet Yeşil de bizi mutlu etti efem. Eskişehir ŞT tarafından sahnelenen bu oyun olur da bir yerde karşınıza çıkarsa izleyiniz.
- Bildiğiniz gibi sevgili ile ayda bir kez temiz hava, deniz, rüzgar ve bol gıda içerikli bir yer seçip orayı geziyoruz. Bu kez istikamet Poyrazköy idi. Küçük bir yer esasında. Genelde yüzmek isteyenlerin kaçış noktası ancak biz sadece fotoğraf çekmek için oradaydık. Gezecek ve yazacak çok fazla yeri yok. Kaleden kalma kalıntılar, sahildeki balıkçı tekneleri ve tepede yer alan çay bahçesi en çok zaman geçirdiğimiz yerleriydi. Çay bahçesinde içtiğimiz çay ve yediğimiz gözlemelerin tadı damağımızda.
- Aylık kaçışlarımızdan birini de Sarıyer için kullandık. Önce merkezi dolaştık, Sarıyer Börekçisi’nde meşhur böreklerinden tattık. Ardından sahil boyunca yürüdük. Hava sıcaklığı zaman zaman bunaltsa da genel olarak halimizden memnunduk. Yolda biraz olsun ferahlamak için Beyoğlu gazozu içtik. Ben tadına bayıldım, tavsiye ederim. Yürüyerek ve elbette fotoğraf çekerek Kireçburnu’na kadar geldik. Meşhur Kireçburnu Fırını’nda şansımıza yer vardı, oturup birer yorgunluk kahvesi ve limonatası içtik. Ben burayı çok sevdim, tekrar gitmek istiyorum kesinlikle.
- Kadıköy’ü pek ihmal etmiştim bu aralar. Kardeşim ve sevgilimle birlikte bir Cumartesi akşamı hasret giderdik. Ben çalıştığım için akşam saatlerinde ulaşabildim ama onlar benden önce başlamıştı keyif yapmaya. O akşam Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin sembolü haline gelen Piraye Kafe’de oturduk. Eskiden bu kafeye İngilizce kursundan çıkıp gelir, ağaçların gölgesinde ve tatlı bir esinti eşliğinde çayımızı içer ve ders çalışırdık. Ancak şu an pek mümkün değil. Kafenin sandalye ve masa sayısı artarken huzuru azalmış.
- Aynı akşam Moda Çay Bahçesi’ne de gittik. Ben defalarca önünden geçmiş olmama rağmen daha önce oturmamıştım burada ancak manzarasının güzelliğini görüyordum. Keşke manzaranın güzelliği çalışanların yüzüne de yansımış olsaydı. Yine de sakin günlerinde kitap okuyup çay içmek için ideal bir yer.
- İsmini çok duyup önünden defalarca geçtiğim halde daha önce uğrayamadığımız Zencefil Cafe’ye gittik. Fekat efendim o ne güzel mekan o ne tatlı detaylar!
- Uzun zamandır aklımızda olan Uzun Boğaz Turu’na da gidebildik nihayet! Eminönü’de yer alan iskeleden biletlerimizi aldık. Kişi başı bilet fiyatı 25 TL. En güzel tarafı uzun vapur yolculuğunuzu eski tip vapurlarla yapıyor olmanız. Biraz uzun sürüyor belki ama kesinlikle keyifli. Hele bir de dışarıdaki bölümlerde yer bulduysanız şanslısınız! Biz öyleydik. Çayımız, çikolatamız, rüzgar, fotoğraflar ve deniz kokusu eşliğinde yaptık yolculuğu. Anadolukavağı’na vardığımızda yorulmuştuk o yüzden kaleye çıkmadık merkezde gezindik ve fotoğraf çektik. Önce balık ekmek yiyebilecek bir yer bulduk. İskele’nin hemen önünde yer alan ve sizi çene zoruyla içeriye sokmaya çalışan mekanlara inat küçük ama güzel bir yer bulduk, Köşem Balık diye geçiyordu sanırım adı. Burada balık ekmeklerimizi, midye tava ve patatesimizi gayet uygun bir hesap karşılığı ve keyifle yedikten sonra ara sokaklara daldık. Bolca fotoğraf çekip dükkanları dolaştık. Normalde her gittiğimiz yerden magnet alırız ancak buradaki magnetler maalesef çekici gelmedi ve elimiz boş döndük. Ardından yorgunluk kahvesi içip fırından yol için atıştırmalık alarak vapura geri döndük. Daha serin bir havada tekrar gidip kaleye de çıkmak planlarımız arasında.
- Bildiğiniz gibi sevgili ile her fırsatta bir fotoğraf makinası satın alıyoruz! Bu kez ailemizin yeni üyesi bir halfframe kamera. Kendisini ve verdiği fotoğrafları pek sevdik.
- Geçtiğimiz günlerde Sigur Ros konserini izledik. Zorlu’da olmasa daha keyifli olabilirdi sanırım, sanki bir uyumsuzluk vardı mekanla müzik arasında.
- Bu aralar film izleme konusunda pek tembeliz. Belgica ve Me Before You izledik. İkisi de fena değildi.
Sanırım yoruldum! Kısa sürede görüşmek üzere.
- Nisan ayından bugüne kadar olan kısmı özet geç derseniz kitap, konser ve Game of Thrones derim.
- Mayıs ayında pek sevdiğim İstanbul Tiyatro Festivali vardı. Esasında üç oyuna bilet almıştık ancak yalnızca bir tanesini izleyebildik, Aslan Asker Şvayk. Sermet Yeşil’in başrolde olduğu oyun için biletleri sadece kendisini sahnede izleyebilmek adına, oyunun konusuna dahi bakmadan almıştım. Ancak oyun da Sermet Yeşil de bizi mutlu etti efem. Eskişehir ŞT tarafından sahnelenen bu oyun olur da bir yerde karşınıza çıkarsa izleyiniz.
- Bildiğiniz gibi sevgili ile ayda bir kez temiz hava, deniz, rüzgar ve bol gıda içerikli bir yer seçip orayı geziyoruz. Bu kez istikamet Poyrazköy idi. Küçük bir yer esasında. Genelde yüzmek isteyenlerin kaçış noktası ancak biz sadece fotoğraf çekmek için oradaydık. Gezecek ve yazacak çok fazla yeri yok. Kaleden kalma kalıntılar, sahildeki balıkçı tekneleri ve tepede yer alan çay bahçesi en çok zaman geçirdiğimiz yerleriydi. Çay bahçesinde içtiğimiz çay ve yediğimiz gözlemelerin tadı damağımızda.
- Aylık kaçışlarımızdan birini de Sarıyer için kullandık. Önce merkezi dolaştık, Sarıyer Börekçisi’nde meşhur böreklerinden tattık. Ardından sahil boyunca yürüdük. Hava sıcaklığı zaman zaman bunaltsa da genel olarak halimizden memnunduk. Yolda biraz olsun ferahlamak için Beyoğlu gazozu içtik. Ben tadına bayıldım, tavsiye ederim. Yürüyerek ve elbette fotoğraf çekerek Kireçburnu’na kadar geldik. Meşhur Kireçburnu Fırını’nda şansımıza yer vardı, oturup birer yorgunluk kahvesi ve limonatası içtik. Ben burayı çok sevdim, tekrar gitmek istiyorum kesinlikle.
- Kadıköy’ü pek ihmal etmiştim bu aralar. Kardeşim ve sevgilimle birlikte bir Cumartesi akşamı hasret giderdik. Ben çalıştığım için akşam saatlerinde ulaşabildim ama onlar benden önce başlamıştı keyif yapmaya. O akşam Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin sembolü haline gelen Piraye Kafe’de oturduk. Eskiden bu kafeye İngilizce kursundan çıkıp gelir, ağaçların gölgesinde ve tatlı bir esinti eşliğinde çayımızı içer ve ders çalışırdık. Ancak şu an pek mümkün değil. Kafenin sandalye ve masa sayısı artarken huzuru azalmış.
- Aynı akşam Moda Çay Bahçesi’ne de gittik. Ben defalarca önünden geçmiş olmama rağmen daha önce oturmamıştım burada ancak manzarasının güzelliğini görüyordum. Keşke manzaranın güzelliği çalışanların yüzüne de yansımış olsaydı. Yine de sakin günlerinde kitap okuyup çay içmek için ideal bir yer.
- İsmini çok duyup önünden defalarca geçtiğim halde daha önce uğrayamadığımız Zencefil Cafe’ye gittik. Fekat efendim o ne güzel mekan o ne tatlı detaylar!
- Uzun zamandır aklımızda olan Uzun Boğaz Turu’na da gidebildik nihayet! Eminönü’de yer alan iskeleden biletlerimizi aldık. Kişi başı bilet fiyatı 25 TL. En güzel tarafı uzun vapur yolculuğunuzu eski tip vapurlarla yapıyor olmanız. Biraz uzun sürüyor belki ama kesinlikle keyifli. Hele bir de dışarıdaki bölümlerde yer bulduysanız şanslısınız! Biz öyleydik. Çayımız, çikolatamız, rüzgar, fotoğraflar ve deniz kokusu eşliğinde yaptık yolculuğu. Anadolukavağı’na vardığımızda yorulmuştuk o yüzden kaleye çıkmadık merkezde gezindik ve fotoğraf çektik. Önce balık ekmek yiyebilecek bir yer bulduk. İskele’nin hemen önünde yer alan ve sizi çene zoruyla içeriye sokmaya çalışan mekanlara inat küçük ama güzel bir yer bulduk, Köşem Balık diye geçiyordu sanırım adı. Burada balık ekmeklerimizi, midye tava ve patatesimizi gayet uygun bir hesap karşılığı ve keyifle yedikten sonra ara sokaklara daldık. Bolca fotoğraf çekip dükkanları dolaştık. Normalde her gittiğimiz yerden magnet alırız ancak buradaki magnetler maalesef çekici gelmedi ve elimiz boş döndük. Ardından yorgunluk kahvesi içip fırından yol için atıştırmalık alarak vapura geri döndük. Daha serin bir havada tekrar gidip kaleye de çıkmak planlarımız arasında.
- Bildiğiniz gibi sevgili ile her fırsatta bir fotoğraf makinası satın alıyoruz! Bu kez ailemizin yeni üyesi bir halfframe kamera. Kendisini ve verdiği fotoğrafları pek sevdik.
- Geçtiğimiz günlerde Sigur Ros konserini izledik. Zorlu’da olmasa daha keyifli olabilirdi sanırım, sanki bir uyumsuzluk vardı mekanla müzik arasında.
- Bu aralar film izleme konusunda pek tembeliz. Belgica ve Me Before You izledik. İkisi de fena değildi.
Sanırım yoruldum! Kısa sürede görüşmek üzere.
25 Nisan 2016 Pazartesi
Resim Müzesi
Efendim merhabalar.
Gaz verenim sağolsun bir şunu yedik buraya gittik yazısıyla daha karşınızdayım.
Bugün rotamız Beşiktaş idi. Muhtemelen bunun için mi bu kadar tantana ediyorsun diye geçti içinizden gözümden kaçıyor sanmayın ama geçmesin çok ayıp! Hem çok da güzel bir gündü!
Güne sıkı bir kahvaltı ederek başladık. Daha önce bir yazımda yılın ilk günü tesadüfen bulduğumuz yer olarak bahsetmiştim. (Yazar burada eski yazıyı aramaya üşendiği için uzun bir cümle kurmak ve parantez içi açıklama yapmak zorunda kalıyor.)
Aman efendim pişiler mi dersin, patatesler mi, çeşit çeşit peynirler mi? Hepsi pek güzeldi. Bir de mekana henüz birkaç kez gitmiş olmamıza rağmen bizi tanımaları ve şekersiz çay içtiğimizi bilmeleri çok hoşuma gidiyor. Bunlar güzel şeyler. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Mephisto’ya uğrayıp kitaplara bakındık. Evet doğru tahmin ettiniz ben yine içi kitap dolu bir poşetle çıktım dışarı. Canım Etgar Keret’in ve henüz kitaplarıyla tanışma fırsatı bulamadığım ama çok merak ettiğim Sezgin Kaymaz’ın yeni kitabını aldım.
Sonrasında istikametimiz Resim Müzesi idi. Daha önce Deniz Müzesi’nde fazla zaman harcadığımız için giremediğimiz ama çok merak ettiğimiz bir müzeydi. Bugünü oraya ayırdık. Önce bahçesinde gezinip biraz fotoğraf çekip ardından Boğaz manzarası ve vapur sesleri eşliğinde dinlenip enerji depoladık. Sonrasında ise müzeyi gezdik. Efendim müze çok güzel, içindeki resimler enfes, özellikle bir ressamın eserleri ile tanışıp çok sevdik, adı Ivan Konstantinoviç Ayvazovski. Daha önce resim müzesinde ismini bile bilmeden bir resmini çok beğenip ayracını almıştık. Bugün çok daha fazla eserini görme şansımız oldu. Elbette bütün müze sadece bir ressamın eserlerinden oluşmuyor ama favorimiz olduğu için özellikle yazmak istedim.
Müzenin kafesi ve hediyelik eşya mağazası da var. Ürünler çok çeşitli değil ama elimiz boş çıkmadık. Resimlerine bayıldığımız ressamın birkaç eserinden oluşan bir kartpostal defteri vardı hiç düşünmeden aldım elbette! Kafesi de pek sakin ve bahçe gibi manzarayı gören tarafta. Burada oturup kahvelerimizi içerek dinlendik.
Müze ile ilgili tek olumsuz yorumum olacak o da çalışanları! Güvenlik görevlileri güvenlik işinin sanırım sadece fotoğraftan ibaret olduğu düşünüyorlar. Gerçi bu konuda bile pek başarılı değiller. Elinde telefon ile fotoğraf çeken onca insan varken boynumuzda asılı Canon yüzünden bizi hedef aldılar! Sürekli ve azarlar tonda fotoğraf çekmenin yasak olduğunu dile getirdiler. Bu yine neyse diyerek geçtiğimiz bir olay ama alt kattaki abimiz işi biraz daha ileriye götürüp, muhteşem İngilizcesi ile bizi resimlere yaklaştığımız taktirde çalacak olan ve polis alarmı olduğunu belirttiği aletlerle korkuttu! Eee polis gelirse ne olur ve resimleri çantaya mı tıkıştırıyor ya da üzerine ismimizin harflerini mi kazıyoruz şeklindeki sorularımız ise yanıtsız kaldı! Ayy yine sinirlendim. Neyse diyerek geçelim bu konuyu. Bunun dışında kesinlikle çok keyifli bir geziydi.
Efendim benden haberler böyle, gelecek yazıda görüşelim.
Gaz verenim sağolsun bir şunu yedik buraya gittik yazısıyla daha karşınızdayım.
Bugün rotamız Beşiktaş idi. Muhtemelen bunun için mi bu kadar tantana ediyorsun diye geçti içinizden gözümden kaçıyor sanmayın ama geçmesin çok ayıp! Hem çok da güzel bir gündü!
Güne sıkı bir kahvaltı ederek başladık. Daha önce bir yazımda yılın ilk günü tesadüfen bulduğumuz yer olarak bahsetmiştim. (Yazar burada eski yazıyı aramaya üşendiği için uzun bir cümle kurmak ve parantez içi açıklama yapmak zorunda kalıyor.)
Aman efendim pişiler mi dersin, patatesler mi, çeşit çeşit peynirler mi? Hepsi pek güzeldi. Bir de mekana henüz birkaç kez gitmiş olmamıza rağmen bizi tanımaları ve şekersiz çay içtiğimizi bilmeleri çok hoşuma gidiyor. Bunlar güzel şeyler. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Mephisto’ya uğrayıp kitaplara bakındık. Evet doğru tahmin ettiniz ben yine içi kitap dolu bir poşetle çıktım dışarı. Canım Etgar Keret’in ve henüz kitaplarıyla tanışma fırsatı bulamadığım ama çok merak ettiğim Sezgin Kaymaz’ın yeni kitabını aldım.
Sonrasında istikametimiz Resim Müzesi idi. Daha önce Deniz Müzesi’nde fazla zaman harcadığımız için giremediğimiz ama çok merak ettiğimiz bir müzeydi. Bugünü oraya ayırdık. Önce bahçesinde gezinip biraz fotoğraf çekip ardından Boğaz manzarası ve vapur sesleri eşliğinde dinlenip enerji depoladık. Sonrasında ise müzeyi gezdik. Efendim müze çok güzel, içindeki resimler enfes, özellikle bir ressamın eserleri ile tanışıp çok sevdik, adı Ivan Konstantinoviç Ayvazovski. Daha önce resim müzesinde ismini bile bilmeden bir resmini çok beğenip ayracını almıştık. Bugün çok daha fazla eserini görme şansımız oldu. Elbette bütün müze sadece bir ressamın eserlerinden oluşmuyor ama favorimiz olduğu için özellikle yazmak istedim.
Müzenin kafesi ve hediyelik eşya mağazası da var. Ürünler çok çeşitli değil ama elimiz boş çıkmadık. Resimlerine bayıldığımız ressamın birkaç eserinden oluşan bir kartpostal defteri vardı hiç düşünmeden aldım elbette! Kafesi de pek sakin ve bahçe gibi manzarayı gören tarafta. Burada oturup kahvelerimizi içerek dinlendik.
Müze ile ilgili tek olumsuz yorumum olacak o da çalışanları! Güvenlik görevlileri güvenlik işinin sanırım sadece fotoğraftan ibaret olduğu düşünüyorlar. Gerçi bu konuda bile pek başarılı değiller. Elinde telefon ile fotoğraf çeken onca insan varken boynumuzda asılı Canon yüzünden bizi hedef aldılar! Sürekli ve azarlar tonda fotoğraf çekmenin yasak olduğunu dile getirdiler. Bu yine neyse diyerek geçtiğimiz bir olay ama alt kattaki abimiz işi biraz daha ileriye götürüp, muhteşem İngilizcesi ile bizi resimlere yaklaştığımız taktirde çalacak olan ve polis alarmı olduğunu belirttiği aletlerle korkuttu! Eee polis gelirse ne olur ve resimleri çantaya mı tıkıştırıyor ya da üzerine ismimizin harflerini mi kazıyoruz şeklindeki sorularımız ise yanıtsız kaldı! Ayy yine sinirlendim. Neyse diyerek geçelim bu konuyu. Bunun dışında kesinlikle çok keyifli bir geziydi.
Efendim benden haberler böyle, gelecek yazıda görüşelim.
22 Nisan 2016 Cuma
Festival Güncesi
Efendim bir festival haftasını daha geride bıraktık, gelmesi için aylarca bekleyen bünyelerimize bu kısacık festival süresi yetmiyor tabi ama ne yapalım en verimli şekilde değerlendirmek şu an için tek çaremiz. Yılın kalanında Başka Sinema yetiyor sağolsun!
Evet ne diyorduk? Efendim bildiğiniz gibi en bi sevdiğim etkinlik İstanbul Film Festivali. Ancak buna sebep olan sadece filmler değil. Benim için o hafta sadece keyifli şeylerin yapıldığı, izin alınarak işten uzaklaşılan bir süreç. Yani mevzu sadece film izlemek değil.
Bu sene 10 tane film için bilet aldık, elbette bu sayıya ulaşmak çok zordu çünkü başlangıçta izlemek istediğimiz çok daha fazla film vardı. Ben çoğunlukla mızıkçılık yapmak için uğraşsam da aklı başında bir birey olan sevgili insanı beni sakinleştirerek filmleri azaltmam konusunda yardımcı oldu! (Kendisinin festival yazısına da şuradan ulaşabilirsiniz.)
9 Nisan Cumartesi önce bir çay içip kendimize gelerek başladık güne. Ardından Antidepresan bölümünden Florida isimli filmi izledik. Film genel olarak keyifli fakat yer yer hüzünlüydü. Bir sonraki filmi bekleme süresini değerlendirebilmek adına Moda’da yer alan Walter’s Coffee’ye gittik. Mekan muhteşemdi fakat buzlu çikolatasını sevmedik. Keşke kahve içseydik! Ardından Moda’da biraz dolaşıp kursağımızda kalan hevesimizi ödüllendirmek adına dondurma hüplettikten sonra diğer filmimize koşturduk. İsmi Apartman Hikayeleri (Asphalte/Macadam Stories) olan bu filmi ben pek sevdim. Filmden sonra ilk durağımız Mephisto idi elbette. Yine dayanamayıp iki kitap aldım!
10 Nisan Pazar günü tek filmimiz vardı, benim daha önce kitabını okuduğum ve pek merak ettiğim Hitchcock/Truffaut. Öncesinde Mosquito Cafe’de güzel bir kahvaltı yapıp filmi izlemek üzere Rexx Sineması’na koşturduk. Bu belgeseli pek sevdiğimi hatta kitabı yeniden okuma isteği ile dolduğumu da belirtmek isterim. Filmden sonra Kadıköy’ün meşhur kahvecisi Fazıl Bey’in yerini merak eden sevgiliyi daha fazla merakta bırakmamak adına kahve içmeye götürdüm. Kahvelerimizi içip Acıbadem Kurabiyemizi yerken gözümüze dolan güneş ışıkları eşliğinde akıp giden sokağı izlemek pek keyifliydi.
Bir sonraki filmimiz yine bir belgesel olan Ben Belfast’ım idi. Çekim tarzı farklı ve dikkat çekiciydi. Sevdiğimizi söyleyebilirim. Filmden sonra banyoyu bekleyen filmlerimizi bırakmak için Sirkeci’ye gittik. Buraya kadar gelmişken Sirkeci Garı’na gidip fotoğraf çekmeden olmaz dedik. Ardından yemek için Filibe Köftecisi’ne gittik. (Daha önceki yazıda bahsetmiştim ama yine dile getirmek isterim. Sirkeci’de yer alan Filibe Köftecisi’ni deneyiniz efem.) Banyodan çıkan fotoğrafları alıp minik bir çaycıda oturduk. O çay bitene kadar fotoğraflara bakıp arada bir sokağa göz atmak ve insanları izlemek yine en büyük keyiflerimizden biriydi. Sonrasında olaysız dağıldık ve ben günün en keyifli saati olan vapur yolculuğu ile Batman okuyarak eve döndüm. (Yazar burada keyiften sırıtmaktadır.)
Geldik 14 Nisan Perşembe gününe. Festivalde iki film izlediğimiz günlerden biriydi. İlki Otto Preminger klasiklerinden Saint Joan, diğeri ise Bir Kadın Bir Erkek (Un + Une) isimli bir Fransız filmiydi. İlk filmi İtalyan Kültür Merkezi’nde izledik. Mekanı da filmi de pek sevdik. Diğer film de eğlenceliydi. Finalinde biraz Issız Adam’a bağlayıp bizi güldürdü ama olsun. Bu arada Fitaş’ın yatak moduna geçen koltuklarından nefret ettiğimi de söylemeden geçmeyeyim! Filmden sonra EspressoLab’a gidip birer kahve içip ancak kendimize gelebildik! Bu mekan ilk açıldığında ne de güzel bir yerdi. Şimdi maalesef gürültü ve kalabalıktan ibaret!
16 Nisan Cumartesi için tek filmimiz vardı, Şehrin Şarkısı (Urban Hymn). Konusu itibariyle festivalde izlediğimiz en ağır film olmasına rağmen su gibi aktı gitti. Ama üzerimizde bıraktığı hüzün nedeniyle filmden sonra kendimizi Nevizade yollarına vurup bira içerek toparlayabildik!
17 Nisan Pazar günü festivalin kapanışını yaptığımız gündü. Filmimiz 16.00’da olmasına rağmen erkenden uyanıp sağlam bir kahvaltı ettik. Ardından pek sevdiğimiz Drip Coffee’de kahvelerimizi içip sokağın ve kedilerin fotoğraflarını çektik. Ortaköy’e inip biraz yürüyüş yaparak güzel havanın tadını çıkarttık. Feriye Sineması’na ulaştığımızda çoktan yorulmuştuk! Kapanış filmimiz benim hakkında pek çok olumsuz yorum okuyup sevgilinin gözünü korkutmama sebep olan Brooklyn idi. Artık beklentimizi fazla düşürdüğümüz için mi bilmem sevdik biz filmi.
Evet bir festivali daha geride bırakıp gelecek festival için gün saymaya başladık bile.
Yazının tamamını okuma sabrı gösterip bu cümleye kadar ulaşanlara da ayrıca teşekkürü borç bilirim efem.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

