22 Eylül 2012 Cumartesi
Dead Can Dance
Aylar önce tamamen tesadüf eseri dinlemeye başladığım bir gruptu DCD. Aradan birkaç hafta geçti ve konser için İstanbul'a geleceklerini öğrendim. Bilet almayı çok istiyordum ancak böyle bir konseri yalnız dinlemek olmazdı, hemen sosyal medya ıvır zıvırlarında sordum ve hiç beklemediğim halde iki olumlu yanıt aldım. Temmuz ayında biletler alındı, takvimden günlerin geçişi izlenmeye başlandı. O gün geldiğinde ise içimde garip bir huysuzluk ve keyifsizlik vardı. Hatta konsere gitmemeyi bile düşündüm(k). İyi ki o sese kulak vermemişiz !
Konser alanına yaklaşık 20:45 gibi ulaştık. Alan boş görünüyordu, diğer dinleyiciler gibi bizim de korktuğumuz şeylerden biri Leonard Cohen konseri ve şampiyonlar ligi maçı nedeniyle konsere yeterli ilginin gösterilmeme olasılığıydı. Ancak dakikalar ilerledikçe alan dolmaya başladı.
Bizim saatimize göre yaklaşık 4 dakikalık bir gecikme (!) ile sahneye çıktılar. İlk nota ile birlikte en yakın dostumla birbirimize bakıp iyi ki içimizdeki o aptal sese kulak vermedik diye düşündük. Yeni albüm ağırlıklı bir konserdi. Herkes gibi bizim de beklediğimiz bir iki eski parça vardı ama çalınmaması da sorun yaratmadı. Çünkü duyduklarımız içimizdeki tüm pası, huzursuzluğu ve keyifsizliği aldı götürdü...
Üç kez bis yaptılar, zira o alkışlara karşılık vermemek imkansızdı. Hem de müziği böylesine ciddiye alan insanlar için. Çalınan şarkıları not etmedim ama şu sitede şöyle bir liste buldum.
1. Children of the Sun
2. Anabasis
3. Rakim
4. Kiko
5. Lamma Bada
6. Agape
7. Amnesia
8. Sanvean
9. Nierika
10. Opium
11. The Host of Seraphim
12. Ime Prezakias
13. Now We Are Free
14. All in Good Time
15. The Ubiquitous Mr. Lovegrove
16. Dreams Made Flesh
17. Song to the Siren ( Tim Buckley cover )
18. Return of the She-King
19. Rising of the Moon
Kesinlikle mükemmel bir konserdi.
30 Ağustos 2012 Perşembe
Günün Notları

- Yukarıda gördüğünüz foto Euphoric'in kitap kuleleri ile ilgili yazısı için çekildi. 10 küsür tanesi eksik halidir. :)
- Bayram kartpostalları ile ilgili etkinliği düzenleyen, katılan, gönderen herkese teşekkürler.
- Yeni bir not defterine geçmem gerekiyor, evde 4-5 tane var ama kıyamıyorum. Yeni bir tane almalıyım sanırım !
- Tiyatro sezonu yaklaşıyor, yeni oyunları gördükçe sabırsızlanıyorum.
- Sonbaharın en güzel habercisi Filmekimi de yaklaştı. Program yakında açıklanır.
- Sahaf Festivali'nin tarihleri de belli olmuş, 25 Eylül- 14 Ekim 2012 tarihleri arasında olacakmış.
- İşyerinin yakınlarında çıkan bir yangın sonrası çekilen bir foto ;

- Prag'a gitmiş bir arkadaştan züpper hediyeler;

- Kurs sonrası klasiği, açık havada ders bile keyifli oluyor;

- Sinema keyfi;

- Beykoz'dan;

20 Temmuz 2012 Cuma
Günün Notları
- Aylar önce Müzekart+ almıştım ancak yeni kullandım, özellikle İstanbul'da olanlara tavsiye ederim.
- The Bucket List filmindeki gibi bir liste yapmak istiyorum.
- Leyla ile Mecnun sezon finali yaptığından beri büyük bir boşluktayım, eski bölümlerle idare ediyorum mecburen.
- Burak Aksak geçenlerde twitterdan yeni sezon ile ilgili fragmanı paylaşmış, "Leyla ile mi Mecnun". Yüreğimiz kıpır kıpır, Eylül gelse de öğrensek.
- Trt'nin yeni sezonda yayınlayacağı "Şubat"ı merakla bekliyorum.
- Bir de Onur Ünlü’nün yeni filmi ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ gelse de izlesek.
- Grey's Anatomy'i izlemeye başladım, 5.sezondayım, iyi gibi.
- Berlin Filarmoni Orkestrası geliyormuş, niye haber vermiyorsunuz ?
- Kings Of Convenience ya da Beirut konserlerine gidecek olan var mı ?
- Dead Can Dance konseri için biletlerimizi aldık bugün, pek bir mutluyuz.
- Kuruçeşme Arena'da açıkhava sinema festivali başlıyormuş, gitsek mi acaba ?
- Bayram münasebetiyle kartpostallaşmak isterim diyen blog sahibi arkadaşları şu adrese alalım.
- Bir de Fırat karikatürlerine bayıldığımı söylemiş miydim ?
18 Temmuz 2012 Çarşamba
Koleksiyoncu - John Fowles
Bazen çok sevdiğiniz şeylerden bahsetmek, onun için doğru kelimeleri bulmak çok zordur. Koleksiyoncu, benim için onlardan biri. Çok etkilendiğim, anlatmayı çok istediğim ancak bir türlü cesaret edemediğim, gereken cesareti bulduğumda ise anlatmak için doğru kelimeleri bulamadığım kitaplardan biri. Okuduğumda sıcak çikolata mevsimiydi, yazabildiğimde ise limonata. Ne kadar zaman aldığını siz düşünün... Kitabın bana hissettirdiklerini kelimelerle anlatabilmem imkansız. Bu nedenle içeriği ile ilgili söyleyebildiklerimi paylaşacağım.
Clegg, eniştesi ve halası tarafından büyütülen ve vergi dairesinde çalışan asosyal biridir. Sevdiği iki şey vardır, kelebekler ve işyerinin karşısındaki okulda resim öğrencisi olan Miranda'yı gün boyunca takip etmek.
Şans oyunundan yüklü bir miktarda para kazanınca işi bırakır. Bir plan yapar, önce ıssız bir bölgede bir ev satın alır. Evde bulunan mahzeni Miranda'nın yaşayabileceği bir alana çevirir. Ve yaptığı bu plan sayesinde Miranda'yı kaçırır. Kaçırmadığı sürece Miranda'nın kendisini farketmeyeceğini bilir. Amacı kendisini Miranda'ya tanıtmaktır. Ancak Miranda bir misafir değil tutsaktır ve Cregg bunun farkına vardığında Miranda'ya olan tavrı değişmeye başlar.
Kitapta olaylar her iki tarafın bakış açısıyla anlatılır. Önce Caliban (Miranda'nın Cregg'e verdiği isim) sonra ise Miranda'nın düşüncelerini, neler hissettiğini öğreniriz.
Miranda bu tutsaklıktan kurtulmak, Cregg'in koleksiyonundaki kelebeklerden birine dönüşmemek için hem psikolojik hem de fiziki açıdan elinden geleni yapmaya çalışır.
Koleksiyoncu'yu kitabından birkaç yıl önce 1965 yapımı William Wyler filmi ile tanıdım. Kitaptan uyarlandığını öğrenince hemen aldım çünkü filmi beğenmiştim. Elbette kitap daha detaylı. Şiddetle tavsiye ederim.
12 Temmuz 2012 Perşembe
Sisters Kardeşler - Patrick deWitt
Charlie ve Eli Sisters kardeşler "kiralık katil" olarak hayatlarını sürdürmektedir. Charlie her ne kadar işinden memnunsa Eli o kadar bıkmış durumdadır. Patronları olan Commodone, "Hermann Kermit Warm" isimli bir maden arayıcısının kendisinden "birşey" çaldığını ve onun geri alınması gerektiğini söyler. Görev bellidir. Sisters kardeşler, atları Nimble ve Tub ile kurbanlarını bulmak için Kaliforniya'ya doğru yola çıkar. Yolda geçirdikleri sürede kaldıkları otellerde ve karşılaştıkları kamplarda birbirinden farklı insanlarla tanışırlar. Kendilerini korumak ve yaşayabilmek için hırsızlık yapıp, cinayet işlerler. Asıl hedeflerine ulaştıklarında ise "iş"in şekli değişir. Çünkü Hermann, patronlarının anlattığı gibi bir suçlu değildir. Bir karar vermek zorunda kalırlar, devam mı yoksa tamam mı ?
Çok keyifli bir yol hikayesi. Aynı zamanda yanlış hatırlamıyorsam okuduğum ilk western roman. Ve bloglarda da hep söylendiği gibi bence de filme çekilmeli.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
